BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Öykü emrediyor!

Öykü emrediyor!

"Öykü bana bazen yazmayı, bazen anlatmayı emrediyor" diyen Kamil Yeşil, bu durumu şöyle açıklıyor: "Benim öykülerimdeki ironinin sebebi, ciddiyetin olanca şiddetiyle yansımasından doğar. Aşırı derecede bir ciddiyet, öfke ve gerçeklik var. Bunun sonucu olarak da 'acı acı gülmek' çıkıyor ki, o da ironinin kendisi işte..."



Hikayeciliğimizde gelenek konusunu sadece kitabî açıdan değil hayatında da kendine dert edinmiş nadir yazarlardan biridir Kamil Yeşil... Geçen günlerde İz Yayıncılık'tan "Tamir Görmüş Aşk" adlı dördüncü hikaye kitabı yayınlanan Yeşil ile hem kendi hikaye serüvenini konuştuk hem de hikayeciliğimizde gelenek bahsine değindik. * Dördüncü kitabınız "Tamir Görmüş Aşk"ı öykü maceranız içinde nasıl bir durağa işaret ediyor? YEŞİL: Bir söz vardır bilirsiniz. Bu yolun büyükleri "Bizim yolumuzun bidâyeti (başlangıcı) nihayetinde (sonunda); nihayeti bidayetinde mündemiçtir, yani bunlar iç içe geçmiştir, birbirinden iz taşır" derler. Ben bu sözün karşılığını sanatta da görüyorum. Şair olsun öykücü olsun, sanatçı; daha ilk eseri ile ufkunun, üslûbunun, dilinin varacağı yeri işaret eder. Bu yönüyle sanatçılar aslında bir iz sürücüdür. Hangi iz bu? Kendi seslerini, dillerini, renk ve tatlarını buldukları ilk eser. Peki işi tadında bıraksalar, açtıkları o ilk izi bırakıp yeni iz peşine düşseler olmaz mı? Olmaz. Çünkü 'derinlik' denen bir şey var. Ne kadar derine inerlerse o kadar farklı kıymetlere ulaşırlar. * Nasıl yani? YEŞİL: Örneğin toprağı kazıyoruz, önce suya kavuşuyoruz, kömür, petrol daha sonraki tabakalarda geliyor. Altın bulmak istiyorsak en alt tabakaya inmek zorundayız. İşte altının bulunduğu tabakaya inmeli ve yolu o güzergâh haline getirmeliyiz. İlk üç kitap benim doğru iz üzerinde olduğumu gösteriyor. Israr edersek, Allah da sa'yimizi meşkûr kılarsa o hazineye bizden başkası ulaşamayacak, o bizi bekliyor. * Geleneğe çok önem veren bir yazarsınız. Modern öykü sizce gelenekten yeteri kadar yararlanabiliyor mu? YEŞİL: Öykü damarında bir mücevhere rastladımsa ona gelenekten giderek kavuştum. Hatta işi geleneğin dilini günümüze taşımaya kadar götürdüm. Biliyorsunuz üçüncü kitabım "Kayıp Dilin Öyküleri" hem konu hem dil ve üslûp olarak tamamen geleneğe yaslanıyor. Bunu özellikle yaptım. Çünkü gelenek denilince kim ne anlıyor, ben ne anlıyorum, yani geleneği dil bazında olsun anlayıp özümsedim mi, bunu göstermek istedim. Şairsem Necati Beğ'den Baki'ye, Nedim'den Fuzûli'ye, Nabi'den Şeyh Galib'e kadar gelen önemli kişileri okuyup özümsemem gerekir. Bunu da uyarlamalı, açıklamalı eserlerle yapamam. Modern öykünün gelenekten yararlandığı söylenen öykücülerinden ayrılıyorum. Onlar geleneği eser olarak görünce ya şaşkınlıkla ne yapacaklarına şaşırıyorlar, ya da Simyacı, Sidharta, Tagor aracılığıyla ulaşıyorlar. Luis Massignon'dan Mevlânâ öğrenen adamlarla işim yok benim. Ciddiyet, öfke ve gerçeklik * "Kıssa" geleneğinin öykü dünyanız içindeki yeri nedir? YEŞİL: Kıssa geleneği ile 'anlatma' paydasında buluşuyoruz. Yani modern olan 'yazma'ya yaslanırken geleneksel olan 'anlatmaya' dayanıyor, biliyorsun. Ben yazarak anlatıyorum. Bu da geleneğin bize hediye ettiği bir tarz. Ama bu tarz bütün öykülerim için sözkonusu değil. Yeri geliyor anlatıyorum yeri geliyor yazıyorum. Peki bunu nasıl yapıyorum? İşte bunu ben yapmıyorum, öykü yapıyor. Yani öykü bana bazen 'yazmayı' bazen 'anlatmayı' emrediyor. * Öykülerinizde "ironi" önemli bir yer tutuyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? YEŞİL: Benim öykülerimdeki ironinin nedeni, ciddiyetin olanca şiddetiyle yansımasından doğar. Bu biraz daireye benzer. Veya hani bir söz vardır. "Aşırı iltifat aslında istihzadır" diye. Benim öykülerim de böyle. Aşırı derecede bir ciddiyet, öfke, bir gerçeklik var. Bunun sonucu olarak da 'acı acı gülmek' çıkıyor ki o da ironinin kendisi işte...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT