BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Hep burada mı kalacağız?

“Hep burada mı kalacağız?

Bekir’e gelince... Hayal ettiği gücü elde edince onu ortadan kaldırmak mesele değildi.



Bekir’e gelince... Hayal ettiği gücü elde edince onu ortadan kaldırmak mesele değildi. Karşısına getirtecek, inim inim inleterek alacaktı öcünü. Keyifle gülümsedi bunları düşününce. Uyku bastırmıştı. Yolda geçen saatlerin yorgunluğu yeni yeni çıkıyordu daha. Hazım gerektiği zaman kendisini telefonla arayacağını söylemişti. - Bana güveniyor... diye sırıttı. “Bana güvenmese evine getirtip oturtmaz. Sahip çıkmaz...” yavaşça kalktı. Villayı gezmekti niyeti... Epeyedir kimsenin gelmediği belliydi. Bahçeye çıktı. Havuzun olduğu bölüm bakımlıydı. Zaten Hazım söylemişti, haftada bir defa bahçe bakımı için bir bahçıvan gelirdi. Onlara falan göz kulak olacaktı Cengiz. Şoför giderken villanın anahtarlarını uzatmış: - Al bakalım, bundan sonra burası senin sorumluluğunda... demişti. Elini cebine atıp anahtarları yokladı. Hayatından son derece memnundu. Bu sırada içeriden gelen zil sesiyle irkildi. İlk anda bir şaşkınlık yaşadıktan sonra koştu, salondaki telefondu çalan: - Alo... Buyurun! Hazım’dı arayan, ne yaptığını, rahat olup olmadığını soruyordu. Yarına hazırlanması lazımdı. Öğlene doğru gelip bir araba alacaktı kendisini, işi vardı yine. Bir paket alıp gelmesi gerekiyordu. Heyecanla bağırdı Cengiz: - Tamam patron, ben emrindeyim... * * * Müzeyyen hanım kahvaltıdan sonra termosifonu yaktı. Ana kız yolun kirini, pasını bir güzel attılar üzerlerinden. Sıcacık bir ilgiyle ve güler yüzle karşılanmış olmanın rahatlığıyla ıslak saçlarını tararlarken Seher memnun bir tavırla söylendi: - İyi insanlar, Allah razı olsun, yardım ediyorlar bize. Şehnaz biraz dalgın mırıldandı: - Hep burada mı kalacağız? - Dur bakalım kız, daha ne olacağı belli değil, başımızı sokacak bir yer bulmalıyız tabii, el alemin tepesinde ne kadar oturulur? Yerimizi dar etmenin anlamı yok. Hele bir konuşalım şu Nafiz dayıyla. Bakalım ne diyecek! Naylon torbanın içinden temiz bir başörtüsü çıkartıp özenle bağladı başını. Kızına döndü: - Uzan biraz, dinlen sen. Pek zayıfsın zaten, sarardın. Dışarı çıkıp çekingen adımlarla oturma odasına girdi. Müzeyyen hanım gülümsedi sevimli bir tavırla: - Sıhhatler olsun kardeş. Rahatlamışsındır. - Allah razı olsun abla. Kuş gibi hafifledim inan ki. Nafiz bey emekliydi. Seneler önce gelmişti İstanbul’a. Bir fabrikada çalışmıştı yirmi beş sene ustabaşı olarak. Sonunda emekli olmuş, başını sokacak bir ev almış, bir hanımı, bir de kendisi geçinip gidiyorlardı sigortadan aldığı emekli maaşıyla. İki oğlu vardı ama ikisi de Almanya’ya gitmişti çalışmak için. Hasrettiler yavrularına. Senede bir defa geliyorlardı bir aylığına. Bir kere de Müzeyyen hanımla Nafiz bey gitmişti oraya. Şaşırmışlar, ama yine de on beş gün zor durmuşlardı. Nafiz bey: - Her şey iyi güzel ama ille de vatanım... demiş başka bir şey söylememişti. Seher’in geldiğini görünce gazetesini katladı: - Gel bakalım kızım şöyle, sana ne yapabiliriz. Hiç oğlunun nerede olduğuna dair bir bilgi var mı elinde? Çaresizce başını iki yana salladı kadın. Umutsuzluk gözlerine bir anda yerleşivermiş, dudaklarının kenarları kıvrılıvermişti - Hiçbir şey bilmiyorum Nafiz dayı, hiçbir şey. İstanbul’da olduğunu da Afyon’da çalıştığım pidecideki garson çocuk giderken görmüş, o söyledi de, oradan biliyorum. Yutkundu. Derin bir nefes aldı, gözlerini yere, Müzeyyen hanımın düğününde alınan iri desenli Isparta halısına dikti: - Siz yabancı değilsiniz, asıl korkum, gittiği günün sabahı elinde çok fazla miktarda para bulmuştum. Açıklamadı nereden olduğunu... Bir de... Durdu, korkarak baktı yaşlı adamın yüzüne. Bu insanlara içindeki her şeyi açıvermişti bir anda: - Bir de silah vardı... Bir tabanca! Arkadaşımın dedi ama yalan söylediği belliydi. DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT