BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Güney’den sonra Nazım

Güney’den sonra Nazım

Yılmaz Güney’le ilgili tartışmaların hemen sonrasında LDP lideri Besim Tibuk, Nazım Hikmet’le ilgili yeni bir tartışma başlattı. Gerek Güney, gerekse de Nazım Hikmet’in ideolojik kimliklerinin yanısıra sanatçı kimlikleri de ortadadır.



Yılmaz Güney’le ilgili tartışmaların hemen sonrasında LDP lideri Besim Tibuk, Nazım Hikmet’le ilgili yeni bir tartışma başlattı. Gerek Güney, gerekse de Nazım Hikmet’in ideolojik kimliklerinin yanısıra sanatçı kimlikleri de ortadadır. Dolayısı ile eleştirilecek yanları olduğu gibi takdir edilecek tarafları da vardır. Siyah-beyaz mantığı, geride bıraktığımız yüzyılın anlayışıdır. Batı tarzı geçmişi sorgulayan bu anlayış, rating aldığı için medya’nın da ilgisini çekiyor. Öyle ki bu tartışma bir ara gündemin ön sıralarına bile yerleşebildi. Açıkçası bu tablo benim garibime gidiyor. Hayır hadisenin şekline ya da biçimine karşı değilim. Her alanda sorgulama elbette çoğulculuğun olmazsa olmaz koşuludur. Ancak toplumun mevcut düzeyi ile ilgi alanı olarak verdiği refleks, “avantür” ya da kibar deyimle “magazinci” yönümüzü ortaya koyuyor. Yılmaz Güney ve Nazım Hikmet’in tartışılması normal bir hadisedir ama bu iş ekmeğine katık arayanların değil, entellektüellerin sahasını içeriyor. Maalesef Türkiye’de pek çok şey gibi bu iş de tersinden seyrediyor. İlgili kesimler yani münevver zümre suspus olurken, o malum cenah her zaman olduğu gibi sözü kimseye bırakmıyor ve Nazım’la Yılmaz’ı yavan ekmeğine katık yapıyor. Televizyonlardaki malum manzaralar Tevfik Fikret’in deyimi ile “Kanun diye diye kanunun tepelenmesi” misali, münevver ya da entellektüelliğin veya bilginin tepelenmesinden başka bir şey değildir. Güney ve Hikmet’le ilgili tartışmalar, ideoloji esnafının kendini gösterdiği ya da amigoluk yaptığı tribüne döndürülmüş durumda. Üçüncü bin yılın eşiğinde insanları siyah-beyaz mantığı ile yargılamak ve haklarında hüküm vermek ancak ve sadece bilgi sahibi olmadan fikir sahibi ya da kesin inançlı taraftar olmakla mümkündür. Olayları ve şahısları ideolojik şablonlarla irdeleme, geçtiğimiz yüzyılın anlayışıdır. Bu alışkanlığın böylesine bir olayda bile sürdürülmesi anlaşılır değildir. HEM KATİL HEM SANATÇI Gelelim bizim bu kişiliklere nasıl baktığımıza? Önce Yılmaz Güney’den başlayalım. Yılmaz Güney sinemamıza önemli katkıları olmuş ciddi bir sanatçıydı. Oscar’ı alamadıysa da iz bırakmıştır. Ama aynı zamanda da katildi. Hayır bunu ben söylemiyorum, bağımsız yargı yani hukuk söylüyor. Peki bir insan hem sanatçı, hem de katil olamaz mı? Bana göre Yılmaz Güney örneğinde olduğu gibi olur. Garibime giden bazılarının katilliğini, bazılarının da Güney’in sinema adamlığını görmezden gelmesidir. Bazıları da Yılmaz Güney’i hâlâ devrimci idol gibi sunuyor ki kahkalarla gülüyorum. Yukarıda söyledik ya, tartışmayı yapması gerekenler değil, ideoloji bezirganları yapıyor. Aslında Yılmaz Güney’in devrimcililiği de, Çirkin Kral’a popüler ideoloji ambalajı ile statü kazandırılması çabasıdır. En azından devrimcilik serüveninin miladı budur. Bu konuda ayrıntıya girmeyelim, zira bu başlıbaşına bir yazı konusudur. NAZIM HİKMET Gelelim Nazım Hikmet’e? Nazım Hikmet’in uzun serüveni, en azından Marksistlikte Yılmaz Güney’le kıyaslanamayacağını gösteriyor. Nazım’ın ütopik özlemi ya da komünistliği ilk yıllarını yaşayan bolşevik ihtilaliyle uç verdi ve tutkuya dönüştü. Nazım proleter değil ve hiçbir zaman da olmadı, ama hümanist bir şair malum, meydan okuyor ve mahkûm ediliyor. Burada bir anormallik yok, adam öyle inanmış. 1950’lerde malum Rusya’ya kaçıyor. İşte Besim Tibuk burada haklı. Nazım Rusya’yı görmesine ve ideolojisinin zavallılığına tanıklık etmesine rağmen bunu kabulleniyor ve en azından Batı’ya sığınmıyor. Kuşkusuz “İvan İvanoviç” oyunu, onu yaşasaydı muhalefete geçeceğinin işareti ama, Nazım gibi bir büyük şair teslimiyetçi ya da uşak görünümlü olmamalıydı. Evrensel sanatçılar biraz da şövalye olmalı. Nazım’ı gözü kapalı her şeyi ile savunanlar, bu önemli ayrıntıyı atlıyor. Gelelim şairliğine? İşte bu hiç tartışılamaz ve biz Nazım’ın ideoloji dışındaki şairliğine şapka çıkartıyoruz. Besim Tibuk’a bir noktada daha katılıyorum. Rahmetli Türkeş de Sevgili Demirel de Nazım’dan örnekler vererek önemli toplantıları Nazım’ın dizeleriyle açtılar. Bu tavır yaranma ya da kompleksli olmanın dışa vurumu değil, tersine Türk sağ’ının uzlaşmaya verdiği önemdir. Türk sağ’ı bunu yaparken Türk sol’u aynı şeyi yapamıyor. Mesela en az Nazım kadar muhteşem olan Necip Fazıl ve Yahya Kemal’i görmezden geliyor. Sahi Nazım için doğum günü partisi hazırlığı yapanlar, Necip Fazıl’la Yahya Kemal’i neden hiç hatırlamıyor? Sahi bir insanın sanatçı olabilmesi için illa onun Marksist mi olması gerekiyor? İşte bu mini fotoğraf bile Türk solunun çifte standardını, fanatizmini, uzlaşmazlığını ve kompleksliliğini gözler önüne seriyor. Benim kütüphanemde Nazım, Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ın kitapları yanyana kavga etmeksizin duruyor. Ben her üçünü de severek okuyorum.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT