BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Müzikte seçici olun

Müzikte seçici olun

Bu haftaki konuğumuz, Türk Müziği Sanatçısı Mustafa Sağyaşar:



Kimdir? 1932 yılında Adana’da doğdu. Lise 2. sınıfta, müziğe olan ilgisi nedeniyle eğitimi yarıda bırakıp Adana Halkevinde, daha sonra Ankara Halk evinde müzik çalışmalarında bulundu. İstanbul Radyosunca 1950’de açılan imtihanlara katıldı. Birincilikle kazandı. Ondan sonraki yapılan mülakatlarla 1. sınıf sanatçı kadrosuna alındı. Asker dönüşünde kaşeli çalışmalara başlayan Sağyaşar, 1961’den sonra Ankara Göl Gazinosu’nda sahne hayatına da adım attı. 1954 yılında Gülten hanımla evlendi. 1984 yılında yapılan imtihanla Türk Sanat Müziği Koro Şefliği ünvanını aldı. 1998 yılında emekli olmasına rağmen, halen İstanbul Radyosunda İcra Denetim Kurulu Başkanı ve Repertuar Kurulu Üyesi olarak görevine devam eden, ama esas kariyeri solistlik olan Mustafa Sağyaşar, resmi ve özel olarak yurt içi ve yurt dışında sayısız konserler verdi. Cumhurbaşkanlığınca verilen Devlet Sanatçısı ünvanına sahip olup, Ayşe, Cemil ve Kerem isminde üç çocuk babasıdır... Nostalji bu değil Ben radyoda ve sanat hayatımda hiçbir sanatçının yapamadığı kadar şarkı lanse ettim. Eskiden, yeniden, unutulmuşlardan araştırmacı olarak alıp buldum ve okudum. İçlerinde bana mal olmuş şarkılar vardır. Söylenince beni hatırlatan şarkılar... Oysa bugün bakıyorsunuz, nostalji diye çıkan parçaların çoğu benim meşhur ettiğim şarkılar. Hemen hepsi orijinalliğini kaybetmiş bir söyleyiş biçiminde... Demek ki 20 sene sonra bir hevesli daha çıkıp bir nostalji yapmaya kalkar da, o da bu duyduklarını tahrif ederek, bozarak söylemeye kalkarsa, bir sonraki kuşak bu eserleri tanıyamıyacaktır. Noslatji denilen şey, o şarkıları lanse edilen insanların o şarkıları belli bir aradan sonra yeniden tekrar etmesidir. Yoksa benim meşhur ettiğim parçaları tahrif edip sunmak değildir. Bizde ekran yoktu Bizim zamanımızdaki sanatçıların görsellik olayı yoktu. Televizyonlar olmadığı için radyoda kulaklardan gönüllere hitap ederdik. Yüzümüzü görmeden adımızı duyar ve bizi dinlerdi insanlar. Bir de sahnelerde hayranlarımızla, dinleyicilerimizle, sevenlerimizle buluşurduk. Yani bizi kimse empoze etmezdi. Biz, bizi sevdiği için gelenlere sanat icra ederdik. Çünkü biz sanatı gerçek sanat kuralları içerisinde belli bir disiplin ve terbiye çerçevesinde icra ederdik. Radyo sanatçılığım dışında, 36 sene sahne hayatım var benim. Bu zaman içerisinde maddi manevi çok şey kazandım mutlaka. Ama hiçbir zaman aldığım radyo ekolünü bozmadım. Şimdi şöhret olmak çok kolay. Kolay olduğu kadar da çok kısa. Elbette zor elde edilen değerler tez kaybedilmiyor. Bu bakımdan halkımıza ve hayranlarımıza teşekkür ediyoruz. Halen bizi dinlemeye davet ediliyoruz. Bu röportajdan sonra da konser için Samsun’a gideceğim. Sanatçılık lanse edilmez, elde edilir. Müziği bilir misiniz? Türkiye’de müzik aslında bu devirde bile toplumun birçok kesimine yeni ulaşabilmiştir. Şöyle “müzik nedir?” diye sorsanız % 20’si tarif edemez. Bazıları müziği bir anlık tekrardan ibaret zanneder. Oysa müzik bir tanışmadır. Kural olarak da, Türk musikisi kendi bünyesinde çok köklü, temel kuralları bulunan, dünya klasikleri arasında kendine özgü ara sesleri olan ender bir müziğe sahiptir. Pop denilen şey Arabesk ve pop dedik. Pop dediğimiz şey aslında şahsiyetsiz kendini ispat etmemiş ne idüğü belirsiz demektir. Bugün 15 sene evvelki hafif müzik dediğimiz türü bugün popa çevirdiler. Pop bence davullu zurnalı yapılan ve amiyane tabirle göbek havası denilen olaydır. Bakın makam olarak içerisinde her makam vardır. Enstrüman olarak da tüm enstrüman. Dolayısıyla ben derim ki “Her millet ilk önce kendi dilindeki müziği seçer. Bunun dışındakiler bence özentidir. Elbette müzik evrenseldir. Örneğin ben Türk Sanat Müziği sanatçısıyım. Ama Batı müziğini inkâr etmiyorum. Onun yeri ayrıdır. Ben zevk konusundaki sıralamada kendi musikimizin öne çıkacağını belirtmek istiyorum. Bu her ülke için böyledir. Dolayısıyla asıl olan kendi dilimizdeki müziktir. Diğerleri özentidir. Medya kolayına kaçıyor Bugün toplum, medyanın empoze ettiği her şeyi kabul edecek durumda. Medya da bu rolünü kendi amacına göre kullanıp önüne gelene “sanatçı” payesi veriyor. Ortalık sanatçıdan (!) geçilmiyor. Maalesef medya burada görevini kötüye kullanmış oluyor. Niye bu böyle oluyor? İşin kolayına kaçılıyor çünkü. Biliyoruz köyden kente yaşanan göçleri ve beraberinde gelen arayışları. Bu konuya müzik açısından bakıldığında, bu insanlar kente uyum sağlamadan kendi duygularını dertlerini içeren müziklere yöneliyorlar ki bu bir arayıştır. Öyleyse bu masum insanların duygularından yararlanıp onları avlamak için müzik kurallarını da hiçe sayarak ne ele geçerse “sanat” diye sunulması, sunan kimsenin de “sanatçı” diye lanse edilmesi mi lazımdır? Maalesef yapımcılar bugün Türk müziğini ikinci plana aldılar. Kolayına gittiler. Para kazanmak için bu yola gidildi. Medya da bu konuda işin kolayına kaçtı. Hayır!.. Yani aslında sanat zedelenmiyor, birileri birilerinin duygusunu avlıyor. Dili anlaşılmıyor denilirse... Bugün bazı gençler diyor ki, “Efendim Türk Sanat Müziğinin sözlerini anlamıyoruz. Diğerleri ise kolay. Peki yabancı müzikleri nasıl dinliyorsun? Onların da dilini anlamıyorsun. Batı müziğinde birçok eserde söz diye kullandıkları şey müziğe ritme araç olarak kullanılmıştır. Bunun bizdeki adı klasik Türk müziğinde “ten nenniler”dir. Söz anlamı olmayan müziğe katkı yapan unsurlar. Şimdi birçok hareketli parçalarda Batı müziğini alın tercüme edin hiçbir anlamı yok. Demek ki, anlamadığı bir müziği dinlemek mümkünse kendinden olanı biraz anlamaya çalışıp dinlemek daha evladır. En fazla alkışı ben aldım Ben, Türk musikisini hiçbir zaman dejenere etmedim. Sahne ağzını hiçbir zaman kullanmadım. Sahnede söylediğimi alın aynen radyoda yayınlayın. Radyoda okuduğumu sahnede. Hiçbir zaman fark bulamazsınız. Şunu da çok iddialı söylüyorum. Benim çıktığım her sahnede herkesten fazla alkışı da ben aldım. Demek ki sahne ağzı, ‘halk böyle istiyor’a falan gitmemek lazım. Sanatçı toplumun arzu ettiği yerde olan değil de toplumu arzu edilen yere getirebilen insandır. Sanat bir lezzet olayıdır. Sanatçı papağan gibi olursa olmaz. Sanatçı yorum yapabilir ama tahrif etmeye hakkı yoktur. Sanatçı denen kişinin evvela sanat yapısına saygı duyması lazımdır. Sağyaşar’dan bir hatıra “Venedik’te bir akşam” Hatıramız o kadar çok ki hangisini anlatsam... Ekip olarak Venedik’te olduğumuz bir akşam. Alış veriş için para bozduracağız. Ama her taraf kapalı. Ne yapalım diye yürürken, arkamdan hanım seslendi: -Mustafa siz Yılmaz ile önden yürüyün. Belki bir tanıyan çıkar da para bozdurursunuz. Hanım bunu espri olarak söylerken, yanındaki Soner ismindeki arkadaş da içinden “Yenge de amma atıyor yani?” demiş. Önümüzde bulunan bir istasyona gittik. Belki para bozdurabilir diye. Bir an baktım önüme üç kişi çıktı. -Mustafa ağabey, ne arıyorsunuz burada? Şaşırdım birden. Burada da beni tanıyan çıkacak mıydı? Meğer bizim Türk TIR şoförleri... TIR’lara iki üç günlüğüne bir yasak konulmuş. Sınırdan almıyorlarmış. Derken yemek ikram etmek istediler. Ayak üstü hal hatır sorduk. Derdimizi anlattık. Sağolsunlar hemen sıkıntımızı çözdüler. Ama bu arada hanımın esprisi de gerçekleşmiş oldu. Bizim Soner ise halen şaşkın, diyormuş ki: -Ya yenge sen böyle söyleyince, “Amma atıyor” demiştim. Meğer doğruymuş... Oysa bizim hanım bilinçsizce, laf olsun diye söylemişti. TIR şoförlerinin orada bulunması tesadüftü. Espri gerçeğe dönüşmüş oldu... Bunlar çok hoş anılar gerçekten...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT