BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Edebiyatçı’ diliyle yemek kültürümüz

‘Edebiyatçı’ diliyle yemek kültürümüz

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, 3-6 Ekimdeki etkinliklerinde ‘Şehir ve Yemek’ temasında edebiyat ile gast-ronomiyi buluşturdu. 13 ülkeden 54 yazar yemek ve yemek tarifleri üzerine yazdıklarıyla edebiyat şöleni sofrasında bir araya geldi.



Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri. 1901- 1962 yılları arasında yaşayan, İstanbul Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde profesör olarak görev alan, 1942-1946 arasında Maraş Milletvekilliği yapan Türk yazar ve şairi. Edebiyata güzellik ve mükemmellik açısından çok önem vermiştir. Geçen hafta, bu büyük yazar adına düzenlenen edebiyat festivaline katıldım. Festival, 3-6 Ekim tarihlerinde İstanbul’da değişik mekanlarda, çeşitli yayın kuruluşları, yabancı devletlerin kültür ataşeliklerinin desteği ile gerçekleşti. Festivali takip etmemin önemli sebebi, konunun benim ilgi alanımda olmasıydı. TEMAMIZ: ŞEHİR VE YEMEK Bu yıl İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nde işlenen konu “Şehir ve Yemek” oldu. Üç gün boyunca, çocuklardan büyüklere kadar herkesin ilgisini çekecek etkinlikler yapıldı. Mutfak atölyeleri, söyleşiler, imza günleri, toplu yemekler. Festival yazarlarının kitaplarını okudum. Özellikle, “Şehir ve Yemek” şimdiye kadar ele alınmamış bu konuda, çeşitli yazarların ufak hikaye ve denemelerini toplamış iyi bir çalışma. Yemek /gast-ronomi/şehir üzerine yerli ve yabancı yazarların yazdıkları ilgi çekiciydi. Kitaptaki bir yazıdan beğenerek aldığım bir pasajı sizlere de aktarmak istiyorum. Yazarı, Muhsin Kızılkaya. 1966 Hakkari doğumlu. Yazar, gazeteci. Muhsin Kızılkaya, Hakkari’li saf bir köylü çocuğunun ağzından “Lokanta” yı anlatmış. Okuyunca, Anadolu insanının katıksız, içten gelen misafirperverliğine bir kere daha şahit olacak, benim gibi sizler de duygulanacaksınız, tahmin ediyorum. 13 ülkeden 54 yazarı ağırlayan festival gelecek yıllarda da tekrarlanacak. Bu yıl ITEF edebiyat severler, gastronomi meraklıları için kaçırılmayacak etkinliklerden biri oldu. Haftaya kadar afiyetle, sağlıkla kalınız... LOKANTA MUHSİN KIZILKAYA Şehirde her şey vardı. Kırmızı pantolon, şekerleme, lokum, kuru incir, oyuncak. Ne istersen vardı şehirde. Şehir kocaman bir dükkandı. O dükkanda rengarenk şeyler vardı. Giriyordun dükkana, dükkancıyla pazarlık yapıyor, sonra istediğin her şeyi alıp getiriyordun köye. Köyde hayatımızdan her şey eksikti. Eksik olan ne varsa, işte onların tümü şehirde vardı. Köyde bir şeye sahip olmak için doğayla didişmen yeterliydi; ama şehirde bir şeye sahip olmak için sihirli bir şeye ihtiyaç vardı; para... Köyde hiçbir şey alınıp satılmazdı. Bazı şeyler bazı şeylerle değiştirilirdi sadece, ama şehirde hiçbir şey hiçbir şeyle değiştirilmez her şey parayla alınıp satılırdı. Her şeyin parayla satın alınması ilk duyduğumda beni hiç şaşırtmadı. Ama bir şey vardı ki, parayla satın alındığını duyduğumda şaşırmakla kalmadım, utanca benzer bir duyguya kapıldığımı hatırlıyorum o çocuk halimle. Evet şehirde bir dükkan vardı ve orada parayla yemek satıyorlardı. Bir yol üstü köyünde yaşıyordum. Bir yerden gelip başka bir yere giden meçhul yolcular, şehirden gelip başka bir köye asker kaçağı aramaya giden jandarmalar, görev yerine gitmekte olan öğretmenler, tahsildarlar, haritacılar, velhasıl aklınıza kim gelirse gelsin herkesin mutlaka konakladığı bir evdi yaşadığım ev. Gelen her misafire de kendi akrabamızmış gibi muamele yapıyor, yemeğimizi onlarla paylaşıyorduk. Misafiri Allah gönderirdi ve onu hoşnut göndermek Allah’ı hoşnut etmekti. YEMEK SATILAN YER Kendimi bildim bileli böyleydi. Onun için “paralı yemek” lafını duyunca, yemek satılan bir şey olmasa gerek, misafire yemek satmak ayıp değil mi? diye düşünmüş olmalıyım. Demek ki şehirde hiç utanmadan yemeği bile parayla satıyorlar. Merakım daha da büyüdü. Nasıl bir yerdi acaba şu lokanta denilen yemek satılan yer? Ağabeylerimden birisi cevap vermiş olmalı tuhaf soruma. Her şeyin satıldığı dükkanlardan birisinin adı da “lokanta” idi. Burada bir tezgahın üstünde çeşit çeşit yemekler, dizi dizi tepsilerin içinde rengarenk, yağlı, sulu, sebzeli, etli... Öyle dizilmiş halde dükkana gelenlerin önüne beyaz, porselen tabaklar içinde konuluyor; sen de masaya oturuyorsun, önünde çatal ve kaşıklar var, beyaz peçeteler bir de sepet dolusu ekmek, karnını iyice doyurduktan sonra kalkıyor, yediklerinin parasını verip çıkıyorsun. İşte böyle bir yerdi lokanta denilen yer. O zamanlar lokantada yemek yemek her kula nasip olmazdı çünkü... Çünkü lokantanın yemeği paralıydı. Oysa şehrimizin bütün evleri lokantaydı. Nüfusu on bin civarında etrafı kavak ağaçlarıyla süslü, kesme taşlarla döşeli tek caddesi olan herkesin herkesi tanıdığı herkesin herkese mutlaka selam verdiği, muhabbet ettiği huzurlu, huzur veren bir şehirdi çocukluğumun Hakkari’si...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT