BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > San’atkâr

San’atkâr

Hikâye tadındaki bu gerçeği bir genç kızımıza anlattığımda sanki aklı başından gitti. Güzel sanatlar fakültesi mezunu olduğu halde böyle şeyleri ilk defa duymaktaydı.



Hikâye tadındaki bu gerçeği bir genç kızımıza anlattığımda sanki aklı başından gitti. Güzel sanatlar fakültesi mezunu olduğu halde böyle şeyleri ilk defa duymaktaydı. Eskiden Anadolu’da halı dokuyan kızlarımız, kadınlarımız vardı. O kızların, o kadınların el emeği ve göz nurunun adı Hereke idi, Develi idi, Ladik idi, Bünyan idi, Yağcı Bedir idi... vs. Her biri bir san’at hârikasıydı. Evlerde, iş yerlerinde şimdiki gibi fabrika dokumaları, Japon veya Çin işleri yoktu. Çeyizlerin vazgeçilmezi, göz kamaştırıcı halılar, huzur iklîmi evlerimizin zeminlerini süslerdi. O genç kızlar, kadınlar, Anadolu anaları, bu halıları bitirirken saklı bir yerinde bir küçük kusur bırakırlardı. Bu kusur bir meâldir. İlmiklerle yazılmış bir münacaattır. Bir arzdır. Böylece lisan-ı hâl ile onu demiş olurlardı ‘ya Rabbi, biz kuluz, bizim yaptığımız kusurlu olur, mükemmellik, ancak sana mahsustur.’ İşte san’atkâr budur, konuşması da böyledir!.. Onlar, mütevazı insanlardı. Onların nefes alıp-verdiği topraklarda kibrin deve dikenleri değil, engin gönüllerin gonca gülleri açardı. Bizim san’atkârımızla Avrupa’nın sanatçısı arasında, Osmanlı san’atkârıyla Cumhuriyet sanatçısı arasındaki en bâriz fark tevazudur. Dünün bilinmeyen anlamında “lâ edri” denilen meçhul san’atkârına mukabil şimdilerde iki satır abuk-subuk mısra kırıntısını kâğıda döken, yanı sıra bir de saç ve sakalını uzattı mı, hırpani giydi mi, iki çift aykırı laf etti mi kendini “sanatçı” diye ilân etmekte. Dünün san’atkârı “ya Rabbi, mükemmellik sana mahsustur” derken bugünün sanatçısı mukallidi olduğu, öykündüğü batı döküntülerinin etkisiyle ‘yarattım!’ diyor! San’atkâr, Mimar Sinan’dır. Ayasofya ruhundan soyutlanmak istenirken hat levhaları dışarı çıkartılamayan Kazasker Mustafa İzzed Efendi’dir. Yüzlerce hattatımız, yüzlerce müzehhibemiz, yüzlerce ebruzenimiz, çini ustalarımız, gümüş ustalarımız, bakır ustalarımız, halı ustalarımız, divan şairlerimiz, sade ve berrak söyleyişli halk şairlerimiz, gönüller terbiyecisi mutasavvıflarımız, hatta ve elbette mezar taşı ustalarımızdır. Bizim san’at hayatımızda ne bitli bohem esrarkeşliği, ne şımarıklık ve de sarhoşluk vardır. Bizim san’atkârımız yaratmaz, eser verir. Asıl san’atkâr olgun başaklar gibidir. Adına “çağdaş sanat!” dedikleri hangi ithal ürün varsa onlar bizde tutmamıştır, tutmaz da. Bakınız, hüsnü hat, ebru, tezhib ve benzerleri sevindirici bir yükselişte. Baledir, tangodur, şudur-budur bunlar bu topraklarda yeşermez ve yaşamaz. İç çamaşırını gösteren, yatak odasını teşhir eden artistler, istedikleri kadar tiyatro yapsınlar öz kimliklerini keşfetmedikçe bunalımdan kurtulamazlar. Gelenekli san’atımızda küfür, kibir ve bunalım yoktur. Bizde sabır, şükür, tevâzu ve iç ferahlatan güzellikler vardır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT