İHLAS VAKFI MÜTEVELLİ HEYETİ BAŞKANI MEHMET OKYAY: Tavsiyeleri ışık olacak

İhlas Vakfı Mezunları Derneği (İVMEDER), İhlas Holding ve gazetemizin kurucusu Enver Ören’i vefatının üçüncü yılında, Yenibosna İhlas Koleji Konferans Salonu’nda düzenlenen program ile andı. Gazetemizin eski Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Resul İzmirli’nin moderatörlüğündeki programda TACEV Vakfı Başkanı Fahrettin Tacar, İhlas Vakfı Başdanışmanı Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, Samsun Bölge Temsilcimiz Ahmet Kadem Kaptı, İhlas Vakfı Türk Dünyası Koordinatörü Numan Aydoğan Ünal, İhlas Vakfı Eğitim Koordinatörü Ziya Burcuoğlu, katılanlara Enver Ağabey’i anlattılar. İhlas Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Mehmet Okyay, “Merhum Enver Ağabeyimiz bundan üç sene önce fani olan bu alemden baki ve ebedî olan sonsuz âleme göç etti. Aramızdan geçici olarak ayrılmış oldular.

Bizim inancımızda ve kültürümüzde sevgili Peygamberimizin buyurduğu bir Hadis-i şerif var ona inanıyoruz. ‘Salihlerin iyi insanların hatırlandığı yere rahmet yağar, bereket yağar.’ İnşallah bu gece merhum Enver Ağabeyimizi anacağız, inşallah bu sayede bu salona rahmetler ve bereketler yağacak. Rahmetli Enver Ağabeyimizin bütün iyilikleri ve hayat şekilleri bugün burada anlatılacak. Bu tavsiyeler inşallah hepimizin kalbine ışık tutan rehberler olarak kalbimize yazılacak” dedi. Enver Ören’i hasret ve özlemle andıklarını ifade eden İVMEDER Başkanı Abdullah Arvas ise, “Enver Ağabeyimiz şöyle derdi, ‘Kişi sevdiğini özler, kişi sevdiğini anar’ şimdi hem bu emirleri yerine gelecek, hem de Enver ağabeyimizi anmış olacağız” diye konuştu. 

ENVER AĞABEY ANLATILDI

Prof. Dr. Resul İzmirli’nin moderatörlüğündeki programda TACEV Vakfı Başkanı Fahrettin Tacar, İhlas Vakfı Başdanışmanı Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, Samsun Bölge Temsilcimiz Ahmet Kadem Kaptı, İhlas Vakfı Türk Dünyası Koordinatörü Numan Aydoğan Ünal, İhlas Vakfı Eğitim Koordinatörü Ziya Burcuoğlu, merhum Enver Ağabey’i anlattılar.

DOSTLARININ ANILARINDAN ENVER ABİ...

Enver Abi anlat derdi anlatırdım

- Efendim, sizin de Guinness’e girecek bir rekorunuz var. Hem de asrın rekoru.
-  Nasıl? Nedir o?
- Dua alma rekoru efendim. 
Ne zaman Enver Ağabeyle karşılaşsak “Bizim dua rekoru devam ediyor mu?” diye sorarlardı. Bendeniz de “O rekoru kimse kıramaz” derdim.

- Numan Abi anlat hele…
-  Efendim umreye gittim. Medine’de Kubbet-ül hadranın karşısında durdum. “Ya Resulullah” dedim, “Canımız feda olsun senin yoluna… Türkiye gazetesi sizin izinizde gidiyor. İslam’ın sesi, nefesi oluyor.” Tabiri caizse bir nevi tekmil verdim Resulullah Efendimize…
- Çok doğru söylemişsin.

- Numan Abi yok mu yeni hatıra?
- Efendim Konya’da Feride Karakolu komiserine “Gelenlere sor bakalım” dedim, “hangi gazeteyi okuyorlar. Hiç Türkiye gazetesi okuyan hırsız, katil, gaspçı çıktı mı bugüne kadar?” 
Beni ne zaman yolda görse uzaktan bağırır; “Henüz çıkmadı Numan Bey!”
-  Maşallah… 

- Biz en garip günlerimizde milyon sattık, ümit ediyorum ki gazetemiz yine birinci sıraya oturacak. 
-  Kesinlikle efendim… Tarihimizde önemli vakalar var. Türklerin Müslüman olması, Osmanlı İmparatorluğunun kurulması gibi… Bu vakalardan biri de Türkiye gazetesinin yayın hayatına geçmesidir. Abartmıyorum efendim, bu hakikat yıllar sonra anlaşılacak. Gazeten yoksa davan da yoktur. Abdülhamid Han devrinde 800 tane günlük, haftalık, aylık gazete çıkıyor, hepsi İttihatçı… Eğer bir Türkiye gazetesi olsaydı Kazım Karabekir, Mehmet Akif gibi isimler Abdülhamid Han’a düşman olmazlardı.
- Doğru söylüyorsun.

- Var mı bir hatıran, buyurdu bir gün Enver Abi. Anlattığım olaya çok gülmüştü.
- Efendim, Erzincan’da bizim büroda çalışan bir delikanlının apartmanı çok huzursuzdu, bilhassa kadınlar arasında sert tartışmalar yaşanırdı. Bazen iş büyür saç saça, baş başa kavga ederlerdi.
Yine bir gün dert yanınca dedim ki, bütün daireleri abone yapın, parasını cepten vereceğim.  
Hepsine gazete gitti ve inanın altı ay sonra hepsi dost oldular. Yemeli içmeli, davetli dostluklar…
- İş budur. 

Kamil Yener

Para böyle bereketlendi

Seven sevdiğini çok hatırlar. 
Bendeniz de sevgili Enver Abimi çok seviyorum ve çok hatırlamak istiyorum. 
Bendeniz evlenmeden önce Üsküdar Çiçekçi semtinde oturuyordum.  Enver Ağabey de Beylerbeyi'nde... Akşamları sık sık beraber olurduk. Başka arkadaşlar da gelirdi. 
Enver Ağabey’in rahmetli annesi Melike Ablanın yemeğini yemeyen yoktu. İkramı çok severdi. Enver Abi ile ahiret kardeşi olmuştuk. 
Işık Kitabevi bizim bereket tarlamızdı. Dinimizi anlatan kitaplar yayınlayan o kitabevine yaptığımız her yardım evlerimize bereket saçıyordu. Bir gün dedim ki, “Efendim maaşımı aldığım zaman şu kadarı kitabevine diye bir miktar ayırdığımda o ay bereket içinde geçiyor. Hiç sıkıntı çekmiyorum. İhmal ettiğim zaman ise çok sıkıntı çekiyorum. Ay uzadıkça uzuyor.”
“Kesinlikle öyle… Allahü teala dinine hizmet edenleri sever. Evlerine bereket verir. Verdikçe aziz olursunuz. Ben de elime para geçtikçe sizin gibi yapıyorum. Esas karşılığını ahirette göreceğiz” dediler.
Elhamdülillah bu yuvada Allahü tealanın rızası için vermeyi, dağıtmayı öğrendik. Para biriktirme arzumuz silindi. Hiçbir şeyimiz yoktu. Her nimete kavuştuk.

Fahrettin Tacar

Vücudumda kablolarla kucaklamaya yeltendim

Yıl 1997... 
Gözlerim kararıyor, sıcakla birlikte baygınlık hâlleri olmaya başlıyordu. Hastaneye gittim. Çeşitli ölçümler ve tetkikler sonrası dediler ki, “Sizin yolda yürümeniz sakıncalı. Her an düşebilirsiniz. En kısa zamanda açık kalp ameliyatı olmanız lazım.”
Komşumuz olan kalp doktoru Levent Saraç Bey’in yanına gittim. Ona raporları gösterdim. “Yüzde doksan beş ameliyat olmanız lazım” demez mi?
“International Hospital’da kardiyolog arkadaşımız var, Hasan Doğar; bir de ona gösterelim” diye ekledi. 
Ertesi gün Dr. Hasan Bey’den de aynı cevap gelince durumu Enver Ağabey’e arz ettim. Çok üzüldü. Kucakladı. “Geçmiş olsun, International’da ameliyat ol” dedi. 
Hastaneye gittim. “Sıra var, bir ay kadar beklemeniz lazım. Fakat sizi gönderemeyiz, müşahede altında tutmalıyız” dediler ve bir odaya yatırdılar.  
Kısa bir süre sonra odama birisi geldi ve dedi ki, “Benim ismim Yalçın Polat, hastanenin genel müdürüyüm. Enver Bey telefon açtı. Durumunuzu sordu. ‘Bir ay bekleyemeyiz, ameliyatı çabuk yapalım’ dedi. Ayarlamaya çalışıyorum.”
O gitti, hemen arkasından başka birisi geldi, kendisini tanıttı. Hastanenin yönetim kurulu başkanıymış. Enver Abi onu da aramış. “Sizi bir iki gün içinde ameliyat edecektik ama yarın ameliyata alıyoruz. Enver Bey çok rica etti” dedi.
Beni yoğun bakıma aldılar, sabah sekizde operasyon başlamış. Dokuz doktor girmiş ameliyata, dört buçuk saat sürmüş. Kalbi çıkarmışlar dışarıda masanın üstüne koymuşlar. Ameliyat sırasında ciddi kan kaybetmişim. 
Narkozun etkisi geçmeye başladığında ilk olarak Enver Ağabey’in sesini duydum! “Selamün aleyküm Fahrettin Abi!”
“Ve Aleyküm Selam efendim” diyerek yataktan ayağa kalkmaya çalıştım. Üzerime bağlı cihazlar, kablolar…  birden ortalık karıştı. Hemen kolumdan ayaklarımdan yapıştılar. 
Birkaç gün yatıp taburcu oldum. Çıkarken doktorum dedi ki:
“Enver Bey sizi ne çok seviyor. Ameliyat öncesinde, sırasında ve sonrasında durumunuzla çok ilgilendi.”
Doktorumun bilmediği şuydu; Enver Ağabey bütün arkadaşları aynı şekilde seviyor, bütün arkadaşlarla aynı şekilde ilgileniyordu.

Mehmet Çetin Doğanalp

Bobin parasını arkadaşa verin

Gazetemizin ilk yılları… 
Gazete baskısı için bobin kâğıt sıkıntısı çektiğimiz zamanlar… 
Bir haber geldi; bir arkadaşımızın acilen ameliyat parasına ihtiyacı varmış. 
Enver Ağabey bana dedi ki, “Bobin parasını gönder! Kâğıdı bir şekilde hallederiz ama arkadaşımızı bulmak kolay değil.”
Enver Ağabey’in derdi hep arkadaşlar ve “Aman kimse yanmasın” idi. Bu onun hayat düsturuydu. Menfaatini hiç düşünmedi, hep vermeyi düşündü. Verince mutlu oldu. 

Mehmet Doğar

“Sen yaparsın çünkü güler yüzlüsün”

1976 yılında memuriyetten ayrılmış, İstanbul Sultanhamam’da ailemize ait toptan manifatura mağazasında çalışıyordum. Akşamları gazeteye gelerek yardımcı oluyordum. 
Yine böyle bir gün Enver Ağabey bana dedi ki:  “Mehmet sen gel bizim gazetede çalış. Senin araban da var, havaalanına gazeteleri sen götürürsün.”
“Peki efendim” diyerek başladım. O zamanlar gazetede 9 kişi çalışıyormuş, bana 10. kişi olduğumu söylediler. 
İlk işim gazetenin baskısı ve havaalanına yetiştirilmesi idi. Daha sonra Enver Ağabey’in sekreterliği, dağıtım ve abone işleri, gelen misafirlerle ilgilenme… Günler geçtikçe ortada kalan işler de vazifeme ilave ediliyordu. Reklam işleri de bunlardan biriydi. 
Artık öyle olmuştu ki verilen işler hem bilmediğim hem de yardım alamadığım işlerdi. Artık mesai kavramı kalmamıştı. Hatta bir gün Zeki Celep abimiz bana bir hediye verdi. Sebebini sorduğumda, “Bir gün olsun senden önce kendi işime gidemedim. Senden sonra da eve dönemedim” demişti. Çalışkanlığımı ödüllendirmişti. Hâlbuki çalışkanlıkla alakası yoktu. Bütün çabamız Enver Abi’ye mahcup olmamak içindi. 
Yine bir gün “Reklam işlerine ağırlık vereceksin” dediler, “Para lazım.” 
“Peki efendim” dedim ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. 
“Efendim, ben asosyal bir meslek grubundan geliyorum” diyecek oldum.
“Sen yaparsın, çünkü gülen bir yüzün var. Unutma, sana bilmediğin bir iş verilirse iki şey yapacaksın. Birincisi bilenlerden soracaksın, ikincisi çok çalışarak açığı kapatacaksın.”
Hemen bir bilen aramaya başladım. O zamanki en yüksek tirajlı gazeteye gitmeyi planladım. İnsanlar seri ilan verebilmek için o kabartılı heykellerin bulunduğu duvarın önünden sıra oluyorlardı. Reklam müdürü Tuncer Bicioğlu. Randevu istedim, vermediler. 
Bir ay uğraştım ve randevuyu aldım. 
5 bin tirajlı gazetenin reklam müdürü Mehmet Doğar, 500 bin tirajlı gazetede nasıl karşılanırsa öyle karşılandım. Yerdeki karınca muamelesi... 
Söze ben başladım. “Sizin hiç öğrenciniz oldu mu?” dedim. 
“Hayır” dedi gülerek Tuncer Bey.
“İşte ben size talebe olmaya geldim” dedim. 
Asık suratı gitti yerine gülen bir beyefendi geldi. 
Tek soru sordum: “Bir gazetenin reklam müdürünün işi nedir ve bunu nasıl yapar?”
Hiç unutmuyorum; o yoğunluğun içinde üç saate yakın anlattı ve zor randevu aldığım Tuncer Bey, “İhtiyaç olursa sen randevusuz gel” diyerek beni uğurladı.
Enver Abi’ye olanları özetleyince, “İyi yapmışsın. Ama senin onlardan değil onların bizden öğrenecekleri var” dedi. 
Tuncer Bey önce o gazetenin genel müdürü sonra da başka bir gazeteye reklam grup başkanı oldu. Artık bizim tirajımız da 400 binleri geçmeye başlamıştı. Sektör müdürleri ile sürekli görüşüyordum ve Tuncer Bey’in ayrıldığını duydum. 
Bir gün bana geldi ve Enver Abi ile görüşmek istediğini söyledi. 
Yukarı çıktık ve uzun bir görüşme yaptılar. O gittikten sonra Enver Abi yanına çağırdı, “Senin yanında çalışmak istiyormuş” dediler.  
Rabbim sen çok büyüksün diye geçti içimden… Enver Abi’nin “Aslında onların bizlerden öğrenecekleri var” sözü aklıma geldi.