BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Batılıların intikam saati

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook

PROF. DR.OSMAN KEMAL KAYRA
osmankemalkayra@gmail.com
Karadeniz Teknik Üniversitesi

Zengin tarihi, fetih ve zaferlerle dolu, adaletin sembolü olmuş bir milletin esaret zincirlerine vurularak aşağılanmasından daha acı ne olabilir ki?
Batı, Avrupa’yı “Kristendum” yapıp Hristiyanlığın yasama gücü kabul edilen kilise kanunlarının yürütme erkini eline aldığı günlerde,  bütün Avrupa zulüm ve hüsran içindeydi. Batı, yasama ve yürütmeyi kilisenin zoruyla yargıya da dönüştürünce insan hakları rafa kaldırılmıştır. Ne Magna Carta, ne diğer insani kanunlar, hepsi sözde kalmıştır.
Haçlı Seferleri’ni başlatan zihniyet “Cennetin Krallığı”nı sade kendi cennetleri(!) ilan edip Kudüs kutsalını ateş çemberine dönüştürünce, papazlar, bu seferlere katılanlara cennet tapuları dağıtarak tarihin en büyük trajedisine imza atıyordu. Kilise, düzmece kanunlarla teşri, icra ve kazayı (yasama, yürütme ve yargı) ele geçirip, temyizi olmayan bir muhakeme ile İslam âlemini yargılamak istiyordu.
Kilise adına şişirilen yelkenler deniz aşırı ülkelerde masum insanları köleleştirip sömürge imparatorlukları kurdular. Kraliyetler gölgesindeki kilise destekli zalim korsanlar, insanlara her çeşit eziyeti reva görürken milyonlarca insan temel hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakılmış, boyunlarına zorla “haç” takılmasına rağmen efendilerinin kiliselerine girişleri bile yasaklanmıştır. Artık, denizci, korsan, tüccar, din adamları hepsi misyoner olmuş, Hristiyanlığı insanlığın kurtuluşu olarak ilan etmişler, fakat en başta da Hristiyan dünyasının ışığını söndürmüşlerdir.
Kara Afrika’da açlık ve sıtma ile boğuşan insanlara tabip olarak yaklaşan misyonerler, çantalarında üç şey taşıyorlardı: Sıtma için kinin, muharref İncil ve haç... Karnı küp gibi, boynu ip gibi, bacakları çöp gibi kalıp gözleri dışarı fırlamış bu zavallı insanlara bir kinin verip şifa dağıtırken onları Hristiyanlaştırıp ebedi felakete sürüklerdiler...
Vadedilen neydi, verilen neydi? Artık bilinen şudur: Batı’nın en büyük özelliği sömürgeciliktir. Nerede bir maden, petrol ve yer altı zenginliği sezerse oraya üşüştüler, halkının mallarını talan edip canlarını aldılar ve buna da mutlaka insani bir kılıf uydurdular. Yaşayabilen zavallı insanları da köle yaptılar.  Vahşi Batı, kendi dil ve kültürlerini din parantezi ile bu zavallı insanlara enjekte etti.
Bugün diğer ülkeler hariç olmak üzere yalnız Afrika’da milyonlarca insan İngilizce ve Fransızca konuşmaktadır. Bunlardan bir kısmını hatırlayalım: İngilizceyi kullanan Afrika ülkeleri: Güney Afrika, Sudan, Kenya, Uganda, Zimbabwe, Sierra Leone, Liberya, Namibya, Lesotho, Botsvana, Mauritus ve daha bazıları… Fransızcayı kullanan Afrika ülkelerinden bazıları ise şunlardır: Madagaskar, Kamerun, Nijer, Burkina Faso, Mali, Senegal, Çad, Gine, Burundi, Benin, Gabon, Cibuti, Komarlar vb.
Şimdi asıl önemli nokta şudur: Bu insanlar kendi dillerini bırakıp istekleriyle mi bu işgalcilerin dillerini kullandılar? Bu nasıl korkunç bir sömürge anlayışıdır. Gel, işgal et, dinlerini ve dillerini unuttur ve zorla bir kültür türet. Vahşetin üst sınırını zorlayan bir uygulama...
OSMANLIYI DÜŞÜNMEK...
Bir de Osmanlı Devleti’ni düşünelim: Sınırları üç kıtada 24 milyon km2’ye ulaşmış devletin egemen olduğu hiçbir toprakta hiçbir toplumun ne dinlerine ne de dillerine müdahale edilmiştir. Avrupa’da ve Afrika’da Türkçe konuşan bir devlet var mı? Şimdi Batı medeni, biz barbarız öyle mi?
Bu Batılı mütegallibe, işgal ettikleri ülkelerde kendilerine “sahip” dedirtti. Fıtrat hiç değişmedi. Bin yıl evvelki John ne ise şimdiki John Jr. hep aynı…
Batı kendi işini yoluna koymuşken ayaklarına bir taş takılmaya başladı. İlk feryat Roma’dan (Bizans) geldi. Anadolu topraklarında bir avuç insan, sayılı çadırlardan oluşan oymaklar, görülmemiş bir enerji ve motivasyonla güçlü kaleleri kibrit kutuları gibi devirmeye başladı.
Bedir’den, Uhud’dan, Hendek’ten alınan ilhamla ve Malazgirt’ten çakan kıvılcımın şimşeğe dönüşmesiyle, sancaklarındaki hilallerle coşan bu milletin dilindeki tekbir sesleri ve “Allah Allah” nidaları çorak Anadolu topraklarına can-bahş olmuş, nur ile lebaleb dolan Anadolu, İslam’a dar gelmeye başlamıştı. Çünkü artık İslam, Türk’e zırh olmuştu.
Nereden gelmişti bu çobanlar; Asya’da ne güzel yaşıyorlardı… Orada kalsalardı ya… Anadolu Türklere yurt olunca İslam’ın teâli arzusu, İ’lâ-yı kelimetullâh olarak müşahhas hâle gelmiş, bu saik onların bir salla Rumeli’ye geçmelerini sağlamıştı.  Tehlike seziliyor ama hâlâ bir haçlı ümidiyle karşı koyabilecekleri rehaveti ve kibirleri onları rahatlatıyordu.
Her şeyin bir ilki vardır. Bazen o ilk sonun da hazırlayıcısıdır Katolik Hristiyanlığın kalbi Vatikan iken aktivist Ortodoksların kalbi de Constantinopol (İstanbul) idi. Ama o Constantinopol, Hazret-i Risâletpenâh’ın hadîs-i şerîfi ile çoktan bize temlik edilmişti bile. Orta Asya’dan atılan Kayı oku artık genç Fatih’in yayına yerleşmişti.
Resul-i Ekrem’in sancaktarı Ebâ Eyyûb el- Ensârî  “Tevhîd Sancağı” altında şehit olurken zaten İstanbul’u mânen Akşemseddîn hazretlerine ısmarlamıştı. Bu manevi vasiyet Sultan Fatih Muhammed Han tarafından gerçekleştirilmiş, Müslüman Türk’ün, Osmanlının pençesi Bizans’ın bağrına hançer gibi saplanmıştı.
Avrupa karış karış parsellenmeye başlamıştı. Atalarının Balkanlardaki fetihlerini Bizans’ı yıkmakla taçlandıran Fatih Sultan Muhammed Han’ın torunları bu fütuhatı devam ettirmekte kararlıydı. Doğudaki İslam ittihadını gerçekleştiren şanlı Yavuz’un ardından tahta çıkan oğlu Muhteşem Süleyman (Bu “Muhteşem” sıfatı Batılılara aittir.) Slav ve Macaristan topraklarına üç hilalli bayrağı dikerken gözünü Avrupa’nın kalbi Viyana’ya dikmişti bile.
Aksiyon sahiplerinin düşmanları aksiyoner değil hilekâr olurlar. Doğu Roma’yı yıkıp Batı Roma’nın satranç tahtasına “şah”ı değil Osmanlı hânını oturtmakta kararlı olan Fatih’in niyetini Otranto seferinde anlayan Batı, onu zehirleyerek hilelerinin semeresini aldı.
Fütuhat halkalarından bir diğeri de Birinci Viyana Kuşatmasıydı… Kanuni zamanında şartların el vermemesi ve yeterli donanım olmaması itibariyle bu kuşatma, 16 Ekim 1526’da kaldırılmıştır.
Tabii ki bunun bir tekrarı olmalıydı. İkinci Viyana Kuşatması 4. Mehmed zamanında ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından 14 Temmuz 1683’te gerçekleştirilmiştir. Kuşatma uzayıp bütün Avrupa Viyana’ya yığınak yapmaya başlayınca bu kuşatma da başarısız olmuştur. Bu başarısızlık sonunda idam edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa suçlu değildir. Paşa Yanıkkale’yi ele geçirip şehri kuşattı. Avusturya, Avrupalı devletlerden yardım istedi. Aslında Paşa bunun tedbirini almış, Tuna Nehri’ndeki köprülerden yardımın kesilmesi için Kırım Hanı’nı görevlendirmişti. Kuşatma tam son bulacakken Lehistan Kralı Söbiyeski 120 bin kişilik yardım gücüyle Tuna’yı geçmiş, Kırım Hanı buna mâni olmamıştı. İki ateş arasında ve ihanet çemberinde kalan Osmanlı ikinci kuşatmada da başarısız oldu.
Bu iki kuşatma Osmanlıyı psikolojik olarak sıkıntıya sokarken Avrupa’nın gözünde de Osmanlının yenilmez olduğu inancı da yıkılmıştı.
Papa’nın çalışmalarıyla Osmanlıyı Avrupa’dan atmak için kutsal ittifak kurulmuştur. Bu ittifaka o zamanın kuvvetli devletleri, Lehistan, Venedik,  Malta ve Rusya katılmıştır.
Avrupa’da korkulu rüya bitmiş, Osmanlıyı tamamen Avrupa’dan silmek ve hatta kökünü kazımak planları yapılmaya başlamıştır. Ezilmiş, sindirilmiş sünepe kardinalleri,  kavuk sallayan kralları, hep gelecek intikam gününün ateşiyle yanmışlardır. Çanlar hep intikam gününün yeminlerinin tınısıyla çınlamış, vaftiz törenlerinde çocukların kulaklarına intikam nameleri fısıldanmıştı. Akıncılara hedef gösteren ak tolgalı beylerbeyinin Tuna’dan kafilelerle Batı’ya akan, kırk kanatlı atlarıyla hızını alamayıp cennet bahçelerinde duraklayan serdengeçtileri seyrederken sadece korkudan istavroz çıkaran Avrupa, artık Osmanlıyı bu topraklardan çıkarmanın zevkini yaşamak istiyordu. Batılı için intikam saati yaklaşıyordu. Anadolu’da Bizans’la başlayan hezimetlerin hesabı birer birer sorulmalıydı.
Fransız İhtilali’nin ırkî temayülleri ateşlemesiyle ilk sıkıntılar Osmanlının en hassas noktası Balkanlarda kendisini gösterdi: Yıllarca Osmanlının adalet sayebanında huzur içinde yaşayan Slav ve Yunanî topluluklar isyan bayrağını çekti. Artık büyük devletlerden sadece Avusturya ve Rusya değil, İngiltere, Fransa, Almanya ve 20. yy’da da Amerika Osmanlıya musallat oldu.
Avrupa’da yerleşen Osmanlının bir nüfus siyaseti vardı: Aldığı bölgelerin güveni için, orada fethin yapılmasını sağlayan askerlerden müteşekkil bir kitle oluştururdu. Bu iskan edilen fetih erbabına evlâd-ı fâtihân denilmiştir. Bu fetih erbabı yerleştikleri topraklarda Türk İslam töresinin merhamet yönünü tanıtarak büyük bir kitlenin Müslüman olmasını sağlamışlardır. Artık Avrupa’nın göbeğinde bir İslam kolonisi oluşmuştu. Boşnak’tı, Arnavut’tu, Makedon’du ama büyük bir kısmı Müslümandı bu insanların. İşte Batı’nın asıl canını yakan da bu idi. Sanki haçın bir kolu kırılmıştı. Avrupa ihtida mı ediyordu?
Rumeli, destanî masalların huzur ülkesi, kendisine has kültürüyle Osmanlının son zamanlarında din merkezli kanayan yarası olmuştur. Ortodoks-Slav sivilcesini devamlı kaşıyan Batı, 20. yy’da bu kez dinî, siyasi ve askerî Haçlı ittifakını en geniş kapsamıyla kurmuştur.
Ama artık eski Osmanlı yoktu. Dünyanın dört bir yanına yalın kılıç koşan, şimşek çakan nalların atlıları, şehit gönüllüleri artık sefere çıkan değil, dedelerinin yurtlarından sürülen bahtsızlar ordusuydu. Subaşının kır atı artık şahlanmıyor, sefer yolları kapanıyordu.  Estergon Kalesi’nin boynu bükülmüş, gazilere durak olan pınarlar kurumuş, yiğitlere bir damla su bile vermiyordu.
Sen misin Hunlarla Roma’nın bağrına mızrağını saplayan, sonrasında da Doğu Roma’yı yıkıp Bizans’a Osmanlı sancağını çeken…
İstanbul’u alan Fatih mabetlere dokunmamakla birlikte Hristiyan dünyasının sembolü Ayasofya’yı camiye çevirmişti. Artık Ayasofya’da Latin ilahîler ve org sesleri yerine tekbir sesleri eşliğinde en kutsal ibadet yani namaz ifa ediliyordu.
Zaten Osmanlı’da sefere çıkılırken mehter vurmaya, Saff Sûre-i celîlesinin 13. âyet-i kerîmesi ile başlardı: “Yardım Allâhü teâlâdandır  ve fetih yakındır. Mü’minlere müjdeler olsun.”
Ayasofya Bizans ve Hristiyan dünyasını sembolüydü.  Ehl-i salib’in övünç kaynağıydı.  İşte İstanbul’un fethi yalnız bir fetih değil İslam şerefinin te’kidi ve tevhîd sancağının Bizans’ın dolayısıyla Batı’nın bağrına saplanmasıydı.
İşte buydu mesele. Batı’nın hazmedemediği buydu. Verdiklerini tek tek geri alma zamanı gelmişti. Bu milleti silahla yenmenin mümkün olmadığını en azından çok ama çok zor olduğunu anlamışlardı. O hâlde başka yollar denenmeliydi. Neydi bu yollar. İşte bu yolları gelecek yazılarımızda anlatmağa çalışacağız...

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
603752 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/603752.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT