BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

DİL MESELEMİZ 1-Lisana yapılan hıyanet

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
 
Fuzuli, Yahya Kemal ve Mecelle’nin dili ile ders kitapları yazmamak, yazılı ve sözlü medyada bu dili kullanmamak, sadece sözlük sayfalarına onları gömülü bırakmak ve tedavülden kaldırılıp masa camlarının altında sergilenen kâğıt paralara çevirmek, Türkçeye yapılan en büyük ihanettir.
 
Milletlerin millî karakterleri dilleriyle kâimdir. Bir milletin dili varsa o millet var kabul edilir. Diller ihtiyaca binaen gelişirler ve temellerine otururlar. İlk insan ve ilk dil Hazret-i Âdem’le (aleyhisselâm) var olduğuna göre, insan varsa dil de vardır. Hazret-i Âdem’in dili hangi ihtiyaçlara cevap veriyordu ve dilinde ne kadar kelime vardı bunu bilemeyiz. Ama kendisine dil, ilâhî bir lütuf olarak bahşedildiği için, dilinin de şümullü olduğunu tahmin edebiliriz.
Sosyal olayların giriftliği, coğrafî yayılmalar, teknolojik inkişaf ve kültürlerarası münasebetler dilleri geliştirdi. İlâhî bir hâdise olan dil, Hazret-i Âdem’den sonra nesillere nasıl aktarıldı ama coğrafî yayılımı nasıl oldu, bunu tam olarak açıklayabilmek mümkün değildir.
Dillerin genel durumuna baktığımızda, dinî veçheleri sebebiyle başlangıçta Süryânî dili, İbrânî dili ve sonradan da Arap dilinin diğer dillere göre daha derli toplu olduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı kerîmin vahyi ile Arap dili zirve yapmıştır. Arap şairlerini bile hayrette bırakan Kelâm-ı kadîm, insan zekâsını çok aşmış ve insan aklını acze sevk etmiştir.
 
DİLLERİN  YAŞLARI
 
Bu diller arasında dilimiz Türkçenin geçmişi ve yaşı nedir? Ne türlü değişmeler göstermiştir ve geleceği nasıl olacaktır? Osman Nedim Tuna’ya göre Sümercedeki 168 kelime Türkçedir. Bu, vakıadan yola çıkıldığında ve yazılı belgelerde Sümerce kelimelerden de anlaşıldığına göre, Türkçenin yaşı 8 bin 500 yıl civarında olmalıdır.
Lâtince ve Yunancanın MÖ 4. yy’a ait belgeleri vardır. Panini’nin Astâdhyâyi’si MÖ 5. veya 4. asırlara ait bir Sanskritçe dil örneğidir. Aelius Donatus’un Ars Grammatica’sı ilk Lâtince gramer olarak kabul edilir. Peri Hermeneias Aristo’nun  (MÖ 322-384) mantık üzerine yazdığı ikinci kitaptır.
Türk dilinin en eksi yazılı belgesi ise Çoyren Anıtı’dır. MS 689.
Japon dilinin Nihon Şoki’si MS 712, Moğolca Yesunka Taşı MS 1225, Tunguzcanda Çuçen diline ait bir vesika MS 1423,  Kore dilinde 1443’ten sonraki yazılı belgeler, İngilizcede MS 8. yy’dan kalan kısa bir vesika, Fransızca-Almancada MS 843 yılından kalma Serment de Strasbourg antlaşması metni, Macarcada MS 1057 yılından kalan Thanyi Vakıfnâmesi, Fincede tarihi bilinmeyen bir İncil tercümesi, İran dilinin en eski örneği ise MÖ. 525 tarihli Behistun yazıtıdır. Şimdilik bunlar eldeki en eski vesikalar olarak biliniyorlar.
 
MUALLAKÂT-I SEB’A VE ARAP EDEBİYATI
 
Muallakât-ı Seb’a, Cahiliye Devri’nde Eşhürü’l- Hurum’da (Zilka’de, Zilhicce, Muharrem, Recep)  Sûku’l Ukâz panayırlarında Kâbe duvarlarına asılan Arap şairlerinin en meşhurlarının şiirleridir. Bunlardan bilhassa İmruu’l- Kay), Tarafa b. Abd, Zuhayr b. Ebî Sülmâ ve Antere b. Şeddâd öne çıkarlar.
Araplar dil ve edebiyata çok değer veren milletler arasında en başta olanlarındandır. Zaten Sûk-ı Ukaz panayırları, Arap dilinin zirve yarışmaları olarak kabul edilirdi. Arapların Kur’ân-ı kerîme bakış açıları da diğer milletlerden farklı olmaktadır. Dilde edebiyatta zirve yapan Arap edîb ve şâirleri, Kelâm-ı Kadîm’in belâgât, fesâhât, bedi’, beyân, meânî ve tasannuâtı karşısında aciz kalmışlardır. Rabbimiz Bakara sûre-i celîlesi 23. ve 24. âyetlerinde kâfirleri terzîl ve istihfâf ederek (hafife alarak ve rezil ederek) şöyle beyan buyurmuştur: “Eğer kulumuz (Muhammed aleyhis salâtü vesselâm) indirdiğimizden (Kur’ân’dan) şüphe içinde iseniz haydi onun gibi bir sûre getirin; Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, eğer doğru iseniz… Yok yapamadıysanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.” Ne müthiş bir hitap! Bu yüzden Kur’ân-ı kerîm’e “Kitâb-ı mucizü-l beyân” denmiştir.
 
DİLLERİN KELİME VARLIKLARI
 
Her dil başlangıcından itibaren coğrafya, teknik gelişmeler ve diğer âmiller sebebiyle gelişim ve değişimler gösterebilir. Dil tanzim ve düzenini kendisi yapar; bir kurul veya kurum bu işe müdahale edemez. Dil yelpazesi zamanla çok genişler. Her kültür ve medeniyet devresi dilin yapısını, kelime çeşitlerini geliştirip tıbbî, hukuki ve teknik terimleri yerleştirir. Dünyada homojen dil yoktur denilebilir. Bu durumda her dil temasta olduğu kültür ve medeniyet dairesinden kelime alır ki buna “ödünçleşme” denir.
Türkçe başlangıç dönemlerinde Moğolcadan, Toharcadan, Soğdçadan, Sanskritçeden ve Çinceden kelimeler almıştır. Tabii ki bu sayılar çok sınırlı kalmıştır. Dinler ve medeniyetler dairesi, dillere, kelime, terim, sanat ve benzeri şeylerde malzemeler vermiştir.
 
DİLE SUNİ MÜDAHALE
 
Türkçe 8. asır ile 20. asır arasında kendi normal mecrasında akmıştır. Dile suni bir müdahale yapılmamıştır. Zaten o dönemlerde böyle bir şeyin olması da mümkün değildi. 20. yy Türkçemizin ipinin çekilmeye başladığı dönem olarak görülmelidir. Genç Kalemler faaliyeti en masumane hareket gibi görülebilir. Ama kapı bir aralandı mı artık onu durdurmak mümkün değildir. Ziya Gökalp, Ali Cânib Yöntem, Ömer Seyfeddin’in başlattığı dili ıslah hareketinin zamanla hangi boyutlara varabileceğini kendileri bile tasavvur edememişlerdir. Bunun ilk tezahürü Birinci Türk Dili Kurultayı’nda görülmüş ve dilde sadeleşme yerine tasfiyecilik başlamıştır. Bu tasfiyeciliğin aslî gayesi dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasına yöneliktir.
Şunu asla unutmamak lâzımdır: Avrupa dillerinin en gelişmişi gibi görünen İngilizcenin %50’si Lâtin, %15’i Grek (Antik Yunanca), %10’u diğer diller ve ancak %25’i Anglo-Saksondur. Demek ki İngilizcenin %75’i yabancı kökenlidir. Hiçbir İngiliz çıkıp da “Şu kelimeler şu dilden bunları atalım, öz İngilizce bir dil konuşalım” demez; derse de hiç kimse onu ciddiye almaz.
Türkçede yıllardır süregelen bir anormal durum vardır: Sadeleşmek ve öz Türkçecilik... Dilde bu öyle hatalara yol açmıştır ki, dilimiz Arapça ve Farsça kelimelerden kurtulurken bu sefer de Batı dillerinin istilâsına uğramıştır. Özellikle askerî terimler İngilizceden motamot tercüme edilmiştir. Gerçi bunda NATO’nun etkisi büyüktür ama yine de Batı’ya bu kadar râm olmamamız lâzımdır. O terimlerden bazılarını görelim:
Comand of execution: İcra komutu; Terriotorial Waters: Kara suları; Target list: Hedef listesi; Tactical air force: Taktik hava kuvvetleri; Graund to air: Yerden havaya; Heavy Weapon: Ağır silâh; Light machine gun: Ağır makineli tüfek; National defence: Millî savunma.
 
OSMANLICA DİYE BİR DİL VAR MI?
 
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bunlar dilde yapılan hataların küçük bir kısmıdır. Dilimiz öyle ihanetlere uğradı ki bu dili artık düzgün ve doğru konuşanların sayısı giderek azalmaktadır. Artık 250 kelimeyle konuşan aydınlarımız ve kekeleyerek konuşan bir genç neslimiz var.
Her milletin her alanda zirve yaptığı bir dönem vardır. Bu birleşik kaplar gibidir.  Mesela Osmanlı Devleti’nde 16. yy’da dil, edebiyat, musiki, minyatür, hat, mimari, harp tahkimatı, harp taktikleri, askerî ve siyasi dehaların çokluğu yanında, bedeî ve dinî ilimler, astronomi, tıp, matematik, coğrafya, fıkıh, kelâm, tefsir, hadis vs. sahalarda göz kamaştıran bir seviye yakalanmıştır. Dil ve edebiyatımız bilhassa bu dönemde en verimli çağını yaşamıştır. Dil Türkçedir. Osmanlıca diye bir dil yoktur; “Osmanlı Dönemi Türkçesi” veya “Osmanlı Türkçesi” demek daha doğrudur. 15-20. yy’lar arasındaki dile bu adı vermek gerekir.
Bu meyanda Osmanlı döneminin sonlarına doğru yapılan Kaamûs-ı Türkî’de 29 bin kelime vardır. Şemseddin Sâmî bu lügate Kaamûs-ı Türkî demiştir; Kaamûs-ı Osmânî dememiştir.
Son dönemlerde kapsamlı bir sözlük olan Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat’i 67.000 kelimeliktir ve 1962 basımlıdır. Bu sözlükte kelime varlığı bakımından sadece madde başlıklarının sayısına itibar edilmiştir. Fakat belki de bu sahanın en mufassal lügati, Persian-English Dictionary, F. Steingass,  Ph.D Libraırıe Du Liban Riad Solh SQurare Beirut First Edition 1892’dir. İngilizce olan bu lügatin en ilgi çekici yanı ilk baskısının 1892’de yapılmış olmasıdır.
Arapça kelime haznesinin genişliğinde, mastar olan kelime başlıklarının yanında ondan türeyen müştaklar da (türev) özel kelime anlamları kazanarak kelime hazinesini genişletmiştir. Bunlardan fâil (özne) mef’ûl (edilgen yapılı kelimeler) ve masdar (isim-fiiller) ayrı anlamlı kelimeler madde başları olarak geçer. Mesela “feth” açmaktır. Bundan türeyen “fâtih” açan, anahtar anlamlı “miftah” yerine kullanılmaz. Aynı şekilde “fetha” üstün anlamına gelip ayrı kelime olarak addedilir.
Türkçede de böyle tek kökten türemiş çok isim, fiil, sıfat, zarf ve deyimler vardır. Ama bunlar mastar ve madde başı olarak tek kelimeyle gösterildiği için kelime sayısı düşer. Mesela “açma” isim fiilini (mastar) olarak aldığımız madde başından türeyen diğer şekillere bir göz atalım: Açılım, açacak, açık, açık alan, açık kapamak, açık kapı bırakmak, açık olmak, açık vermek, açık yürekli olmak, açığa çıkmak, açığa vurmak, açığını kapamak, açıkta bırakmak, açık açık, açık ağızlı, açık artırma, açık çek, açık deniz, açık kalpli gibi altmıştan fazla şekil fardır.
Türk Dil Kurumu tarafından 2005 yılında basılan Türkçe Sözlük 104.481 kelimelik söz varlığına sahiptir. Bunların 63.318’i madde başı, 13.589’i madde içi olmak üzere 77.407 kelime bulunmaktadır. (Türkçe Sözlük, Komisyon, 2005 Ankara TDK, S,XI)
Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Gâlib, Naimâ, Kâtib Çelebî, Ebussuûd Efendi, Yahya Kemâl ve Mecelle’nin dilini anlatmaya vesile olmak, gençlere bunları sevdirecek bağlantıyı kurmak için yeni sözlükte bu kelimelerin bir kısmına yer verilmekle birlikte, bu dil ile ders kitapları yazmamak; gazete, roman, hikâye ve röportajlarda, yazılı ve sözlü medyada bu dili kullanmamak; sadece sözlük sayfalarına onları gömülü bırakmak, tedavülden kaldırılıp masa camlarının altında sergilenen kâğıt paralara çevirmek, bu dile yapılan en büyük  ihanettir. ‘Mevlid’i, Nâbî’yi anlamayan bir nesle nasıl âşinâ olacağız? Ahmed Hâşim “O Belde”sinde “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” diyor.
Nâbî’nin “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu/Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafâdır bu” beytini anlayamayan insanlarımızla biz nasıl âşinâ olacağız? Bazı lise edebiyat kitaplarında İstiklal Marşının altına bilinmeyen veya yabancı kelimelerin yazılması ayıp olarak bize yeter de artar.
Yüz sene evvel herkesin birbirine âşinâ olduğu o nesli kim çaldıysa geri versin. Yoksa bana maalesef “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç” mi diyorsunuz? Heyhât!  Hayıf bana, yazık bana, vah bana... 
Bir sonraki yazıda buluşmak ve aynı konuya devam etmek üzere esen kalınız...
 
 
*********************
 
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
613428 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/613428.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT