BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

1982 Anayasasının insan haklarına aykırı düzenlemeleri

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
 

1982 Anayasası, çalışanların korunmasını ve hayat seviyelerinin yükseltilmesini öngörmüş; fakat İnsan Hakları Evrensel Bildirgesindeki, hükmü alıntılamamış ve eş değer bir düzenleme de yapmamıştır. Böylece, asgari ücret, çeşitli yerleşim yerlerindeki geçim şartlarının çok farklı olduğu dikkate alınmaksızın ülke geneli için sadece işçinin zati ihtiyaçları üzerinden tek bir miktar olarak belirlenmiştir.

 

1982 Anayasasının bazı hükümleri İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine aykırıdır, bazı hükümleri de bu bildirgede öngörülenlerden farklı neticelere yol açacak mahiyettedir.

 

Asgari ücrette, yerleşim yerlerindeki farklı geçim şartları dikkate alınmıyor.

 

1982 Anayasası, Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devleti olduğunu belirtmiş ve toplumun refah ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmayı devletin temel amaç ve görevi olarak belirlemiş, fakat çeşitli konularda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesiyle uyumsuz düzenlemeler yapmıştır.

1982 Anayasasının bazı hükümleri İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine aykırıdır, bazı hükümleri de bu bildirgede öngörülenlerden farklı sonuçlara yol açacak niteliktedir.

 

ÇALIŞMA HÜRRİYETİ YERİNE ÇALIŞMA MECBURİYETİ

 

Söz konusu anayasa, kişilerin ve ailelerin refahının sağlanması gerektiğini belirtmiş ama İnsan Hakları Evrensel Bildirgesindeki, “Herkesin, kendisi ve ailesi için, yiyecek, giyim, konut, tıbbi bakım ve gerekli sosyal hizmetler dâhil olmak üzere, sağlığını ve refahını temin edecek bir hayat seviyesine hakkı olduğu” şeklindeki hükmünü alıntılamamış ve eş değer bir düzenleme de yapmamıştır. Bu durumda emek gelirleri aile geçindirecek miktarda belirlenmemiş; çocuklar, emekliler, küçük çocuklu ev kadınları da isteksiz olarak çalışmak zorunda kalmışlar, çalışma özgürlüğü çalışma zorunluluğuna dönüşmüştür.

 

ASGARİ ÜCRETTE ADALET

 

1982 Anayasası, çalışanların korunmasını ve hayat seviyelerinin yükseltilmesini öngörmüş, fakat, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesindeki, “Çalışanların, kendilerine ve ailelerine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan, elverişli ücrete hakkı olduğu” şeklindeki hükmü alıntılamamış ve eş değer bir düzenleme de yapmamıştır. Böylece, asgari ücret, çeşitli yerleşim yerlerindeki geçim şartlarının çok farklı olduğu dikkate alınmaksızın ülke geneli için sadece işçinin zati ihtiyaçları üzerinden tek bir miktar olarak belirlenmiştir. Bazen hesaplama dahi yapılmadan, hedeflenen enflasyon oranı esas alınmıştır. Mesela, 2000 yılında asgari ücret, uygulamaya konulan Ekonomik İstikrar Tedbirleri çerçevesinde hedeflenen enflasyon oranı kadar, %25 oranında artırılmış, gerçekleşen enflasyon oranı %39 olmasına rağmen ikinci yıl %10 oranında artırılmıştır. Böylece kitlelerin alım gücünün düşürülmesi, esnaf yürüyüşlerine, çeşitli bireysel protestolara yol açmış, 2000 yılında 5 milyon 254 bin 125 olan sigortalı işçi sayısı 2001 yılında 4 milyon 886 bin 881’e düşmüştür.

1982 Anayasası, herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğunu belirtmiş ama İnsan Hakları Evrensel Bildirgesindeki, “Herkesin, işsizlik, hastalık, engellilik, dulluk ve yaşlılık gibi nedenlerle geçim imkânlarından yoksunluk hâlinde, toplumun bir üyesi olarak sosyal güvenlik yardımlarından yararlanmasını” öngören hükmü alıntılamamış ve eş değer bir düzenleme de yapmamış. Böylece,  sosyal güvenlik yardımlarının, bu arada sağlık yardımlarının belirli süre prim ödemiş olma ve prim borcu bulunmama gibi şartlara bağlanmasına imkân tanımıştır.

 

KONUT HAKKI

 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde konut hakkının tanınmasına karşılık 1982 Anayasası, devlete, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alma ve toplu konut teşebbüslerini destekleme görevi vermekle yetinmiştir. Bu durumda, geceleri parklarda geçiren vatandaşlar için köklü çözümler üretilmemekte, bazı mahallî idareler kışın karlı günlerde bu vatandaşları spor salonlarında misafir etmekte, kar kalktığında tabiata salıvermektedir. Maalesef bu geçici yardımdan övgüyle bahsedenler de olmaktadır.

Oysa yapılması gereken, insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devleti vatandaşlarının neden evsiz yaşadıklarının sorgulanması, bu kişilerin barınma ihtiyaçlarının sürekli olarak karşılanmasıdır.

 

TANIMSIZ LAİKLİK KARMAŞASI

 

1982 Anayasası, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde olduğu gibi, herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olduğunu belirtmiştir. Fakat anılan bildirgede bu konuda devletler için yalnızca kişilerin ve toplulukların bu özgürlükten tam olarak yararlanması sağlamaktan öteye, rejimleri, nitelikleri ile ilgili herhangi bir yükümlülük öngörülmediği hâlde, daha önce çok çeşitli tartışmalara neden olan laiklik kavramına, tanımlama yapmaksızın yer vermiş, böylece, din ve vicdan hürriyeti konusunda farklı dönemlerde farklı algılamalar ve çelişkili uygulamalar ortaya çıkmış, hatta hükûmet devrilmiştir. Oysa, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin önsözünde, dehşetten ve yoksulluktan kurtulmuş insanların, içinde söz ve inanma hürriyetlerine sahip olacakları bir dünyanın kurulmasının en yüksek amaç olduğu belirtilmekle din ve vicdan hürriyetinin önemi ve önceliği ortaya konmuştur. Bu durumda laiklik, din ve vicdan hürriyetinin kısıtlayıcısı olarak kabul edilemez. Anılan bildirgeye göre, devletler, temel nitelikleri ne olursa olsun, her şahsın din ve vicdan hürriyetini bildirgede öngörülen kapsamda tanımalıdırlar.

1982 Anayasasına göre, bu anayasadaki hiçbir hüküm, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güden şu inkılap kanunlarının, anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:

a) 1340 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu

b) 1341 tarihli Şapka İktisası Hakkında Kanun

c) 1341 tarihli Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun

ç) 1926 tarihli Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı kanunun 110’uncu maddesi hükmü

d) 1928 tarihli, Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun

e) 1928 tarihli, Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun

f) 1934 tarihli, Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun

g) 1934 tarihli, Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

 

İSABETSİZ DÜZENLEMELER

 

Bizce, bu düzenlemedeki, “Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkarma amacı güdüldüğü” şeklindeki ifade, 1982 yılında toplumun uygarlık seviyesinin yeterli olmadığı anlamına da gelmesi dolayısıyla isabetsizdir.

Bu düzenlemede belirtilen “1926 tarihli Türk Kanunu Medenisi” yerine “2001 tarihli “Türk Medeni Kanunu” çıkarılmış, 2017 yılında Evlendirme Yönetmeliğinde değişiklik yapılarak İçişleri Bakanlığının İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüklerine, Müftülüklere ve ilgili dış temsilciliklere evlendirme görev ve yetkisi verebilmesi kabul edilmiştir.

 

ŞAPKA MECBURİYETİ

 

Şapka İktisası Hakkında Kanuna göre, milletvekilleri, memurlar ve müstahdemler, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna aykırı bir itiyadın devamını hükûmet meneder. Bizce, 1982 Anayasası hazırlanırken dahi uygulanmamakta olan bu 1925 tarihli kanunun anayasa düzenlemesine konu olmaması gerekirdi ve gerekir.

1934 tarihli, Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanuna göre; ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi ve hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Bize göre, antrenör, teknik direktör ve hakemlere dahi “hoca” denmekteyken, “paşa” kelimesi medyada da kullanılırken, hemen herkes herkese hanım, bey, hanımefendi, beyefendi şeklinde hitap ederken bu kanunun anayasa koruması altındaymış gibi izlenim verilmesi fevkalade isabetsizdir.

 

DİN HÜRRİYETİNE SINIRLAMA

 

1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanuna göre, bilumum tekkeler ve zaviyeler, sahiplerinin diğer şekilde mülkiyet ve tasarrufları bâki kalmak üzere, tamamen kapatılmıştır. Oysa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine göre, din hürriyeti, kişilerin, dinlerini, tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmelerini kapsar.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre de din hürriyeti, tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini açıklama özgürlüğünü de içerir. 1982 Anayasasının milletlerarası antlaşmalar konusundaki düzenlemesine göre, taraf olunan, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.

Bizce, her ülkede geçerli olması gereken insan haklarıyla ilgili milletlerarası anlaşma ve bildirge hükümleri, hangi metinde en uygun şekilde yer almış ise o metinden olduğu gibi aktarılmalı, insan haklarına saygılı olunduğu ilke olarak kabul edilmiş ve bu konuda milletlerarası antlaşmalara üstünlük tanınmış iken farklı düzenlemeler yapılmamalı, yapılmış olanlar ivedilikle düzeltilmelidir.

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621581 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/621581.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT