BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bilge Sultan rasat başında

İrfan Özfatura
Facebook

‘Orta zamanda astronominin son sözü Uluğ Bey’dir, biz daha ötesine teleskopla geçebildik anca.’

Uluğ Bey, Azerbaycan’ın Sultaniye şehrinde doğar (Hicri 796). Asıl adı Mirza Muhammed Taragay bin Şah Ruh’tur.
Doğduğunda dedesi Timur Han seferdedir. Haberi duyunca çok sevinir, torunun hatırına esirleri bağışlar.
O zamanlar Asya’da hanedan çocukları ninelerinin yanında yetişirilir, Uluğ Bey de annesi Cevher Şad Hanım’dan alınır, Saray Mülk Hatun’a emanet edilir.
Timur Han’ın yanında olması çok şey katar ona, düşünün elçilerin kabul merasimlerine katılır, muhaberatın getirdiği haberleri duyar. Timur Han torunundan bir şey saklamaz “Uluğ Bey” (ulu bir bey) diye hitap eder, başbuğ gibi davranır âdeta.
Kahramanımız küçük yaşta hafız olur, üstelik yedi ayrı kıraat üzere okuyacak kadar. Olgun ve ağırbaşlıdır. Dedesi onu henüz 10 yaşında evlendirir. Muhammed Sultan’ın kızı Biki Hatun’la (Öge Begüm).
Timur, Osmanlıyı yenip Bayezid’i esir alır ama doğru mu yapmıştır acaba? Zafer sevinci yaşayamadan yerine hazırladığı torunu Muhammed Sultan vefat eder. Ardından oğlu Cihangir’i kaybeder, Mirinşah ise attan düşüp dengesini kaybeder genç yaşta.
Küçük oğlu Şah Ruh derviş meşreptir, hırsı yoktur taç, taht hususunda.

BABASI ARKASINDA
Büyük hakan yerine bir varis bırakmalıdır, Pir Muhammed’i münasip görür ve karlı bir şubat günü (1405) veda eder dünyaya.
Diğer şehzadeler boyun eğmezler tabii, az buz değil koca bir imparatorluk vardır ortada. Şah Ruh o hengâmede Semerkand’ı ele geçirir ve oğlu Uluğ Bey’i oturtup (1409) yerleşir Herat’a. Yanına Şah Melik adlı bir komutan katar ki, göz kulak olsun ona.
Uluğ Bey 16 yaşından itibaren devlet işlerini omuzlar, 37 yıl ferman yazar. Hutbeleri babası Şahruh’un adına okutur, sikkeleri bastırır Şahruh’un adına. İnsicam, intizam oturmuştur; vaktini ilmi çalışmalara ayırır rahatlıkla.
Yörede Hanefi, Maturidi, Nakşi müminler vardır, bunlar kul hakkına riayet eden insanlardır, sıkıntı çıkarmazlar.
Zaman zaman Herat’a gider, babasının elini öper duasını alır. Çok ihtiyacı vardır onun nasihatlerine.
Sefer zafer meraklısı değildir, öyle ya ilmiye mensubu olmak başka cihangirlik daha başka.
Felaket zekidir. Hayvanlar üzerine düzenlediği defterini kaybedince oturur bir daha yazar. Defter bulunur, bakarlar bire bir aynı, noktası noktasına.

İLİM ÇİNDE BİLE OLSA
Uluğ Bey imar ve iskânla uğraşır, edipleri, mimarları, nakkaşları davet eder Semerkand’a. Mesela diyeceksiniz? Çağatay şiirinin güçlü kalemlerinden Hoca İsmetullah Buhari, Mevlâna Bedahşii Semerkandi; naklî ilimlerde mahir Mevlâna Celâleddin Neffasi...
Kendisi de aritmetik ve astronomiye meraklıdır, cetvel, pergel ehlini toplar etrafında.
Biri Buhara’da, diğeri Semerkand’da iki medrese yaptırır “İlim talep etmek her Müslüman’a farzdır” yazdırır kapısına. Ama lacivert ne de yakışır turkuaza.
İş bina ile bitmez tabii; ısıtılacak, onarılacak, ocağında aş kaynayacaktır. Müderrislere maaş, talebeye harçlık... Hayli emlak vakfeder ki, tedrisat aksamaya.
Medresenin bulunduğu alan zamanında pazar yeridir, registan diye anılır halk arasında. Bilahare yanına Şîrdâr ve Tillâkârî Medreseleri de yapılır, üçü omuz omuza verir, meşale olurlar.
Ayrı ayrı mevzularda ihtisaslaşır, boşlukları tamamlarlar.
Çin’e bile ilmi heyetler yollar, “Utlubu’l-ilme velev bissin” emrini yerine getirirler huşuyla.

ÇİL ÇİL KUBBELER...
Hasılı Maveraünnehir eserlerle donanır baştan başa. Şah-ı Zinde Kabristanı çiçek çiçek çinilerle bezenir ki, Kusem bin Abbas (Radıyalahu anh) metfundur orada.
Gûr-ı Emîr’e (dedesinin makberesine) bir dervâze (taç kapı) yaptırır, galeriler ilave ettirir ayrıca.
Hanlar, hamamlar, kervansaraylar, su yolları, arklar. Ziraat ve ticarete de ehemmiyet verir. Renk gelir çarşı pazara.
Uluğ Bey küçük yaşlarda Merâga Rasathanesini görmüş hayran kalmıştır. Eline imkân geçince üç katlı  bir rasathaneye niyetlenir. Bu, alışıldık bir bina değildir. Önce Kadızade-i Rumi’nin sonra Gıyaseddin Cemşid el-Kâşî’nin nezaretinde inşa edilir. Ancak her ikisi de vefat eder, tamamlamak Ali Kuşçu’ya nasip olur sonunda (1421). Semayı tepeden değil çukurdan izlerler, modern astrofizik laboratuvarları asırlar sonra gelecektir bu noktaya...
Zaten rasathaneler İslam medeniyetine ait binalardır. Her şehirde, kasabada bir muvakkithane bulunur. İbadetlerimizde vakit şartı vardır zira.
Semerkand’da yetişen ulema civara dağılır, kandil olurlar Asya’ya.

ZİC-İ ULUĞ BEY
Emîr, kullanmakta olduğu Zic-i İlhani’de bazı hatalar bulmuştur. Rasathane sayesinde daha hassas ölçümler yapar. Neticeleri “Ziyci Sultani” ya da “Zeyc-i Gürgâni“ adı verilen eserde toplar. Zaten zic felekiyatçıların (gök bilimcilerin) rasatlarıdır (müşahedeleridir) bir bakıma.
Kitap dört kısımdır; evvel Yezdicerd, Selevki, Melikî ve Çin-Uygur takvimleri anlatılır.
İkinci bölüm trigonometrik fonksiyonlara, ekvator, ekliptik, ufuk koordinatları ve kıble tayinine ayrılır.
Kitab-ı salis gezegenler, peykleri ve hareketleri hakkındadır. 48 takımyıldız ve 1.018 yıldızın koordinatları belirlenir hassasça.
Zikrolunan zic, Ali Kuşçu ve Mirim Çelebi’nin şerhleri ile zenginleşir. 1665’te İngilizcesi, 1776’da Latincesi, 1853’te de Fransızcası basılır. Az sayıdaki yazma nüshalardan biri de İstanbul’dadır.
Uluğ Bey müsellesler (üçgenler) üzerine derin malumat sahibidir. Çizdiği gök haritası da büyük yankı uyandırır. 

NE KUŞÇU’YMUŞ AMA
Uluğ Bey, Ali Kuşçu’yu çok sever ve oğlum diye hitap eder hatta. Bir ara izin almadan Kirman’a gidince çok üzülür. Ama belli etmez, dönüşünde hoş karşılar. Samimiyetle takılır “Ne getirdin oralardan bana?”  Ali Kuşçu elindeki risaleyi uzatır. “Bu çalışmayla Ay’ın safhalarını hallettim galiba.” Ve ayak üstü “Hall-ü Eşkâl-i Kamer” adlı eserini terennüme başlar. Uluğ Bey hayran olur, “Bu ne gayret, o ne zekâ!”  
Uluğ Bey bir gün atla dolaşırken aklına takılır. Hicri filan yılın, filan günü, güneş takvimine göre nereye isabet etmektedir acaba? Atla dizginle uğraşırken bir yandan hesaplar yapar ve bir usul bulur iki dakikalık hata payıyla. Elinde kâğıt kalem yoktur, rakamları zihnine yazar ki, bu maharet herkese müyesser olmaz.

ZEKÂ DEĞİL DEHA
Uluğ Bey Suds-i Fahrî, Rub-ı Daire gibi aletler geliştirir ve bir usturlapla binden fazla işlem yapar. Onun “Rub-ı Daire”sinin kadranı neredeyse Ayasofya kubbesi kadardır.
Eh bunlar için sultan olmak lazımdır, para mı yeter yoksa.
Uluğ Bey, bir senenin uzunluğunu 365 gün, 6 saat, 10 dakika ve 8 saniye olarak belirler ki, bugünkü ile fark sadece bir dakika.
Avrupa’da bu mevzuda düşünmek bile yasaktır. Adamı aforoz eder, diri diri yakarlar.
Yıllar sonra Tycho Brahe, Kopernik, Kepler ve Galile’yi parlatır, Uluğ Bey’i yok sayarlar.
Wilhelm Barthold isyan eder buna: Orta zamanda astronominin son sözü Uluğ Bey’dir, biz daha ötesine teleskopla geçebildik anca.
Ve Milletlerarası Astronomi Derneği geç de olsa hakkını verir, Ay yüzeyindeki üç kratere Biruni, Nasireddin Tûsî ve Uluğ Bey adını koyar.

HAZİN FİNAL
Malum devlet adamların düşmanı çoktur. İranlı Abbas da onlardan biridir, intikam için fırsat kollar. Ne yapar eder, öz oğlu ile arasını açar. Sıkıntılı günler yaşanır, kâh vuruşur kâh buluşurlar. Neticede Uluğ Bey yenilir ve hükümdarlıktan vazgeçip hacca gitmek üzere yola çıkar. İranlı Abbas ve çetesi ardından yetişir, Harameyn yolunda kıyarlar canına.  8 Ramazan 853.  Böylesi bir güz günüdür (25 Ekim 1449). Sarı sarı yapraklar düşmektedir bozkıra. Allahü teala rahmet eylesin. Eserleri okunuyor, medreseleri ayakta. Biliyorsunuz sadaka-i cari deniyor bunlara.
Peki oğlu?
Henüz tahta oturduğu yıl suikasta uğrar. Son sözü “Allah ok teydi” olur.
Taksiratı affola.

 

 

 

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610516 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/610516.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT