BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Dervişlik dedikleri nihayetsiz denizdir

İrfan Özfatura
Facebook

Hicri 886 (1481) Berat Kandili gecesi.  
Kastamonu vilayeti, Taşköprü kazası, Gökçeağaç Bucağı, Çakırçayı köyü, Cimdâr Mahallesi’nde nurlu bir bebek doğar. İçinde bulunduğumuz ay gibi Şaban-ı şeriftir, hürmeten adını Şaban koyarlar.
Yetimdir, babası 2 ay evvel kavuşmuştur rahmet-i Rahmana. Annesi de 2-3 yaşındayken vefat eder, öksüz kalır ayrıca. (Resulullah Efendimiz de öyle değil miydi?) Ona bir kadıncağız sahip çıkar, öz evladı gibi şefkatle bakar. Oğulcağızın ilmiye sınıfından olmasını çok arzular, merasimle mektebe yollar.
Şaban zeki bir çocuktur, ilmin tadını alır, Kastamonu’da Hoca Velî’den de (Abdürrezzak Camii Türbesi’nde medfundur) okur, mezun olur.
Ama doymaz, dahasını arzular. O hızla İstanbul’a gider, Fâtih, Karadeniz Başkurşunlu Medresesinde dokuz yıl dinî ilimleri tahsil eder. Hocalarının teveccühünü kazanır zekâsı ve çalışkanlığıyla.
Ona Eyüp Camii’nde kürsü şeyhliğini münasip bulurlar, bu arada dersiâmlık da yapar. Ancak gördüğü bir rüyanın tesirinde kalır ki “vatan- asline git” denilmektedir açıkça.

MEMLEKET YOLUNDA

Yıl 925 (1519) birkaç arkadaşıyla Kastamonu’ya doğru yola çıkar. Bolu civarında bir handa konaklarlar. Akşam kulaklarına zikir sesleri gelir, yakınlardaki tekkenin farkına varırlar. Burada Halvetiyye pîrlerinden Cemâl-i Efendinin halifesi Hayreddin Tokadî hazretleri ilim ve edep öğretmektedir tasavvuf yolcularına. Fırsat bu deyip katılırlar halkaya, zikri müteakip sohbet başlar. Şeyh Hayreddin, hâllere sırlara kapı aralar, belli ki ledun ilmine aşina.
Molla Şaban, arkadaşlarına “siz gidin” der, ben biraz daha kalacağım burada.


Evet biraz daha kalır, takriben 12 yıl kadar. Hocasının her dediğini yapar, seyr-i sülûkünu tamamlar. Ve icazet alıp döner yurduna.
İstanbul’dan birlikte geldikleri arkadaşları bakarlar ki Şaban eski Şaban değil, gelip önünde diz kırar, onun gibi kâmil insan olmaya çalışırlar.  
Kastamonu’da Seyyid Sünnetî adlı bir Halveti şeyhi vardır, Hisarardı zaviyesinde Hakk âşıklarını ağırlar.
Şeyh Şaban-ı Veli de Hüsam Halife’nin yaptırmış olduğu Cemaleddin Camii misafirhanesine iner, münzevi bir hayat yaşar. Hâline acıyanlar yemek getirir, çobanlık teklif eder, sökülen mihtanını dikmeye kalkarlar hatta.
Mübarek “üryan geldik, üryan gideriz” der kıyafete aldırmaz.
Şeyh Şabân-ı Velî hazretleri manzumla nesirle uğraşmaz. Zira kalden ziyade hâle bakar.
Bir seferinde işimiz kalp kalaylamak der, cemaatten biri de evdeki bütün kapları getirir önüne koyar. “Sen kalbi kap anlamışsın” demez, oturur bir çuval bakırı parlatır itinayla.

SELAMET KENARDA

Şeyh Şaban-ı Veli inzivayı sever, sık sık halvete kapanır, 40 gün (erbain) tesbihi ve seccadesiyle ile kalır baş başa. Sonra bakarsın bir kırk daha.
“Oruçlu ağzın zikri, marifetullah kapısının anahtarıdır” der, dostlarına.
Hacca gittiğine dair bir bilgi yok, ancak Harameyn’i öyle bir anlatır ki adı hacıya çıkar.
Kim bilir belki de nemazlarını tayy-i mekân ile Hicaz’da.…
Yeter ki iste Rabb’im neler bahşeder kuluna.
Şeyh Şaban bir ara şehirdeki dervişlerin daveti üzerine merkezdeki Honsalar Camii’ne taşınır. Cemaat onu zamanla tanır, yüksek ilmine hayran kalır.
Gelgelelim Atabey Gazi mıntıkasında çıkan yangın zikrolunan mescidi de yutar. Tekrar Hisarardı’na döner, Eyüb Halîfe tarafından bağışlanan bir eve (hâlihazırdaki bina) taşınır, derslere başlar. Çok sevilir, talebelerinin sayısı günbegün artar. Dergâhın ünü taşra taşar, civar vilayetlerde birer ikişer kandiller yanar. Halveti meşayıhı bilhassa İstanbul ve Rumeli’de iz bırakırlar.

ÇİFTLE ÇUBUKLA...

Mübarek elinin emeği ile geçinir, eker biçer, teri toprağa damlar.
Hacı Bayram ve Hacı Bektaş gibi velidir, çerağ olur Anadolu’ya (Rahmetullahi aleyhim ecmain).
Halvetiyye birçok kollara ayrılır. Şabaniyye kolu, Anadolu’ya, Balkanlara, Irak, Suriye, Hicaz, Hindistan ve Afrika’nın içlerine yayılır. Evet üç kıtaya...
Şeyh Şaban-ı Velî ömrünün sonuna kadar tekkede hizmet edecek ve defnedilecektir avlusuna. 18 Zilkade 976  
I. Ahmed’in şehzadesi Sultan Osman, bir türbe için harekete geçer, inşaat Murad Paşa’nın kethüdâsı Ömer Bey’in desteğiyle sürer ve Ömer Fuâdî’nin gayretleri ile erer hitama (Hicri 1020).
Abdülaziz Han ve II. Abdülhamid zamanında elden geçirilir ayrıca.

BAHÇELER GONCALAR

Tarikat yoldur, usuldür, bir nevi yetiştirme tarzı diyebilirsiniz ona. Nakşiler elin işte, gönlün zikirde olsun derler. “Dil bayoru dest kârda”  
Kelime-i tevhid söylerler ama dil dudak oynamaz. Halk içinde Hakk’la...
Kadiriler cezbelidir oysa, zikrlerini yüksek sesle yaparlar ki, gafiller uyana.
Halvetiler ise, uzlete çekilir. Basamakları itikaf ile tırmanırlar. Çileyle ve sabırla.
Tasavvuftan maksat nedir peki?
En kestirme tarifi ile ibadetlerden haz almak. Nasipliler ilerleyip yükselecek, kemale ereceklerdir sonunda...

EDEPLE GELEN LÜTUFLA...

Dervişler her anlarında “Allahü teâlânın huzurunda” olduklarını hatırlar, ayak uzatıp da yatamazlar. Kul hakkına ihtimam gösterir, bir dank (en küçük para birimi) üzerlerine geçecek diye ödleri kopar.
Bu yolun yolcularından kimseye zarar gelmez, mahlukata şefkat nazarıyla bakarlar.
Şeyh Şaban-ı Veli Mürşidü’s sakaleyndir, insanlar kadar cinlerde gelir yanına. Onlara da şeyhler (Boyabatlı Üveys Dede gibi) yollar. Aynen dervişler gibi zikre oturur, murakabede bulunurlar.  
Ulemadan bazıları da Şeyh Şaban-ı Veliye intisap eder ki Süleymaniye vâizi Kastamonulu Muharrem Efendi (Ebüssuûd Efendi’nin medrese arkadaşıdır) bunlardan biridir mesela.
Ömer Fuâdî yaşananları kayda geçirir, neticede “Menâkıb-ı Şerîf-i Pîr-i Halvetî Hazret-i Şaban-ı Velî” gibi bir kitap çıkar ortaya.
Şabanî şeyhlerinden İbrâhim Hâs dahi “Tezkiretü’l-Hâs” adlı mufassal bir eser hazırlar.

YA MUFETTİHUL EBVAB

Lütufkârdır, antika kürsüsünü çalmak için fırsat bekleyen bir gayrimüslimi hiçbir şey yokmuş gibi karşılar. Bakın şu nasibe ki adamcağız tekkeye bağlanır, iyi yetişecek Şeyh olacaktır sonunda.
Şaban-ı Velî’ye bir fukara gelip, dertlenir. “Efendim! Odun topluyor, kimseye muhtaç olmadan geçiniyordum ama merkebim öldü. Dua buyurun da, Cenâb-ı Hak beni yine merkep sahibi yapsın.
Mübarek, hangi dua isteyeni kırmış ki onu kırsın. “Allah büyüktür” der, “ümitsiz olma.”  
O sırada bir tacir genç ve dinç bir katır ile yanaşır. “Efendim! Bunu size hediye etmeye niyetlenmiştim, kabul buyurursanız çok sevinirim.”
Şaban-ı Velî hazretleri yuları ondan alır, fakire uzatır, “geldi bak!”

PERVANE OLAN GELSİN!

Tasavvuf yolcuları abdestsiz dolanmaz (devamü’l vüdu), sürekli oruç tutar (devammü’s savm), malayani konuşmaz (devammü’s sükut), Allahü tealayı anar (devammü’z zikr), ondan başkası ile meşgul olmazlar (nefy-i havatır-ı billah).
Mürşidi ile bağlantı kurar (rabıta) ve hâllerini, sırlarını rüyalarını başkalarına anlatmaz. Halvete girer (çile, erbain, riyazet, itikaf, inziva) arınmaya çalışırlar.
Bunun için gusül abdesti alıp niyetlenir, bir hücreye kapanırlar (Kastamonu Şeyh Şaban-ı Veli Camii’nde sıra sıra odacıklar var.) Beş vakit namazın yanı sıra tespih, işrak (duha, kuşluk) evvâbin, teheccüd, istihare namazları aksatmazlar.
Vakitlerini zikr ve salevatlarla değerlendirir, sabah nemazını müteakip Mülk, İhlas ve Muavezeteynleri okur, Yahyâ Şirvani hazretlerinin evradını (virdler) aksatmazlar. Kelime-i tevhid ve ismi celâli çok söylerler sonra.
Akşam namazı eda edilince meydancı dervişler sofra kurar, birlikte çorbaya şerbete otururlar. Elbet uykuları gelir ama örtü döşek yatmaz, ağırlık basınca başlarını müttekaya (bir nevi baston asa) dayarlar anca.  

 

 

 

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
624381 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/624381.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT