BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ezân-ı Muhammedî’yi o kadar içten ve acıklı okuyordu ki...

Seyyid Hafız Osman Bedreddin’i hepsi sever, hürmet eder, çekinirlerdi... 
 
Birkaç aile hariç bütün Çeperli köyü halkını beraberinde getirmişti. Muhacirler; kadın, çocuk, zayıf, hasta ve ihtiyar köylülerden ibaretti. Mehmet gibi bir iki delikanlı ise yeni askerlik çağına girmişlerdi. Yakında onları da alırlardı. Zalim eşkıya çeteleri bu kalabalıktan ürkmüş, çekinmiş olabilirdi. Yoksa rahat bırakmaz, mutlaka saldırır, ellerinde, avuçlarında ne varsa alıp götürürlerdi. İşleri güçleri zayıf, kimsesiz Müslümanları soymak, yerinden yurdundan etmekti. Uzakta, hayal meyal bir kıpırdanma gördü, eğildi. İnce yosunlu, soğuk kayaya dirseklerini dayadı. Daha derinlere baktı. Birkaç genç koyunların arasında dolaşıyordu. İyice dikkat etti, yabancı değillerdi, tanıdıkları köylülerdi, biraz rahatladı. Üzerine çıktığı yüksek bir kayadan “Allahü ekber… Allahü ekber…” diye başladığı Ezân-ı Muhammedî’yi o kadar içten ve acıklı okuyordu ki, dağ taş yankılandı. Duyanlar, büyülenmiş gibi oldukları yerde âdeta donup kaldı. Oturanlar, hürmeten ağlayarak ayağa kalktı. Gecenin bu karanlığında nasıl da hüzünlenmişlerdi.
Biraz sonra seccadesini alan, sesin geldiği kayanın dibindeki düzlükte toplandı. Erkekler önde, kadınlar arkada saf tuttu. Müezzinliği; Mehmet Abdullah yapıyordu. Kulağına eğildi:
- Biliyor musun? O çocukluk gününü yeniden yaşadım Mehmed Efendi.
- O zaman baharın en güzel günleriydi. Şimdi tam hazan mevsimi!
- Doğru, tam hazan, hüzün mevsimindeyiz!
Gece, soğuk ve yolculuğu da hesaba katarak hemen farza başladılar. İmâm efendi birinci rekâtta zamm-ı sûre olarak Tekâsür, ikinci rekâtta Asr sûresini okudu. İkinci rekâtın rükûundan sonra tam secdeye vardıklarında çocukların canhıraş bağırmalarıyla neye uğradıklarını şaşırdılar.
- İmdat! İmdat!
- Oynamayın şu hayvanlarla!
- Ne oynaması eşkıyalar!
- Eşkıyalar!
- İmdaat!
- Kaçın kaçın!
- Ah!
Erkekler, namazlarını bozup gayr-i ihtiyari, başlarını gelen seslere doğru çevirdiler.
Seyyid Hafız Osman Bedreddin’i hepsi sever, hürmet eder, çekinirlerdi. Gayet ciddi, titiz, prensipli biriydi. Genç olmasına rağmen âdeta veli gibi bir zat-ı muhteremdi. Her fırsatta namaz kılar, zikreder, geceleri ilimle uğraşırdı, sanki hiç uyumazdı.
Her ağızdan bir ses çıkıyordu.
“Veletler! Oyun yapıyorlar!”
“Namazımızı da bozduk! Tövbe estağfirullah! Tövbe!”
“Cemaat, dağılmayın! Görüyorsunuz bir şey yok!”
Osman Bedreddin; “Haydi, artık geç kalıyoruz, namazımızı kılalım! Görüyorsunuz bir şey yok! Çocukların evhamı!” Sözlerini yüksek sesle söyledi. İhtiyarlardan birini sessizce imamete geçirdi. Ne pahasına olurlarsa olsun namaza devam etmelerini sıkı sıkıya tembihledi. Namazlarını bozmayacaklarına dair söz aldı. Eli sopa tutanlarla birlikte, gecenin karanlığından da istifade ederek, gözüne kestirdiği bir tepenin arkasına geçtiler.
Kadınlar da sağa, sola dağılan hayvanlarını toplama telaşında, durmadan söylenip duruyorlardı. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
617002 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/617002.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT