BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

BU DA GEÇER YA HÛ!..

Kıran girmişçesine korona salgın hastalığı, dünyayı kırıp geçiriyor. Nükleer silah sahibi devletler dâhil herkes bu virüsün önünde çaresiz kalmış vaziyette.
Tehlikeyi en az zararla geçirmekte olan bir Türkiye’dir, bir de Afrika kıtası. İliklerine kadar sömürülmüş zavallı Afrikalının iskeletinde et kalmadığını virüs bile fark etmiş olmalı ki yolunu oralara çok da düşürmüyor!.. Yaşanan zararın bizde neden en düşük seviyede olduğuna daha evvel temas etmiş ve kapımıza gelen milyonlarca mazluma yaptığımız yardımların bugün fayda olarak dönüşüne işaret etmiştik. Bu netice, “sadaka, belayı def eder” hakikatinin tecellisidir. Buna rağmen inanmak istemeyene bir şey demek için tüketilecek nefese yazık olur. Nasipsizin kısmetini açacak anahtara sahip değiliz. Türkiye’nin bu öldürücü salgını diğer ülkelere kıyasla çok küçük ziyanlarla geçiriyor olmasının bir sebebi daha var:
Bizde şu azınlık vardır:
Halktan kopmuşlar, millete avam, köylü, cahil diye bakan devrine göre münevver, aydın, entelektüel, sosyete unvanını takınmış, yarı yabancılaşmışlar, tuzu kurular, mütegallibeler, bir kısım ‘izm’li sekülerler, gayrı memnunlar, doymazlar cinsi.
Şunlarsa çoğunluktur:
Milletin, memleketin ana omurgasını teşkil edenler, buna rağmen hor görülenler. Bunlar üretenlerdir, askere koşanlar, bir darbe olduğunda jetler kalkmasın diye hava meydanına yakın yerdeki ekinlerini ateşe verip gökyüzünü dumanla fethedenlerdir. Onlar, cephede şehid olanlardır. Ülkenin yükünü-kahrını çekenelerdir. Ağzı şükürlüler, kültür mirasımıza kalbden bağlı olanlar.
Bu yakında yaşadığım bir hatıra, mevzuu iyi izah edecektir… Barış Kalkanı Harekâtı devam ederken harekâta dair konuşmak için bir televizyona davetliydim. O TV’nin ulaştırma kısmından bir sürücü, beni adresimden aldı, yolda sohbet ediyorken şu anlattığıyla sanki bir kahramanlık destan yazdı:
-Bir oğlum var; Hatay’da komando. Sözleşmeli asker. Birkaç gün önce hanımdan yana bir akrabamız, beni aradı. Şunu diyordu “oğlunu oradan aldıralım!” Ona dedim ki: “Sen ne diyorsun? Oradan aldırmak ne demek? Oğlum, ölecekse bugün ölecektir! Şehid olacaksa bugün şehid olacaktır!..” Daha sonra hanımım telefon etti; nasılsa yapılan teklifi duymuş. Bana sıkıca tembih etti: “Sakın ha! Sakın ola ki oğlumun naklini Hatay’dan bir yere aldırtmayasın! Eceli gelmişse orada şehid olur, ölecekse bugün ölür!..”
Bu kahraman kardeşimizi dinledim. Karı-koca her ikisine de teşekkür ettim, takdir ettim. Fakat ismini sormadım. Çünkü o, aslında bir kişi değildi. Bu milletin özüydü. Onun için vak’a yahut menkıbe aklımda tek bir isimle kalsın istemedim. Bu yiğit, bu kahraman tavrı ortaya koyan, evladı için gelen fırsatı elinin tersiyle süpürüp atan bu güzide ana ve babanın 10 çocukları yoktu. Bir çocukları vardı ve onun için de bu fedakârlığı yapıyorlardı. Böyle bir yiğitliği, yozlaşmış azınlık, tahayyül bile edemez, hatta işitse aşağılar. Bunu ancak, oğlunu askere dualarla yollayan, “Hadi oğlum git, ya şehid olursun ya gazi!” diyerek yollayanlar, tankların egzoz borusuna üstünden çıkarttığı gömleği tıkayanlar, bütün serveti olan ekini ateşe vererek gökyüzünü mühürleyenler anlayabilir. Onlar, hatta korona salgını olsa bile askerini kışlaya şenlikle uğurlayanlardır.
Bugün bu topraklarda “Korona-19” adlı malum hastalık, en asgari seviyede seyrediyorsa hiç şüphe yok ki esas sebeplerden biri de milletin imân ve irfanıdır. Şahadet aşkı, gazilik tesellisidir. Bu imânla beslenen tevekkül ve teslimiyetidir. Ölüm idrakidir. Bu millet, asırlardır ya parmağındaki yüzüğün taşında veya evindeki duvarda “Bu da geçer ya hû” sözünü okur ve her okuyuşunda da “amenna!” diyerek kalbî teslimiyet gösterir. Bu geçecek olan bazen musibet, bazen de nimettir. O söz, her ikisinde de ihtarcıdır. Ne musibetler, temelli ve ne de servetler kalıcıdır. “Bu da geçer ya hû!” diyen kul, hem Allahü teâlâya yakarmakta ve hem de O’na teslim olmaktadır.
Bu söz, bir huzur bahçesinin anahtarıdır. “Allah’ım mülkün sahibi sensin. Sen, dilediğini yaratansın. Hastalığı da şifayı da veren sensin. Varlık da darlık da sendendir. Senden gelen can-baş üzre kabulümdür” demektir. Bunu diyen mümin, aynı zamanda şerden hayr çıkabileceğine de inanır.
Bu ülkenin tevekkül, sabır ve ölüme hazırlıklı insanları, marketlerin âdeta talan edilmesini acıyarak takip ediyorlar olmalı. Köylümüz, kasabalımız, küçük şehirlimiz, zamanı Müslümanca olanlarımız, orta hâllimiz, hatta fakir ve garibanımız kendine yeten insanlardır. Onlar, en kötü şartlarda bile hayatını idame ettirmesini bilirler. En son şahit 2001 krizidir. Bu vatandaşlar onun için rahatlar, kaderden eminler. Kaderden emin oldukları için de kederlenmezler.
Bizde tehlike en alt seviyede seyrederken, devlet, dört başı mamur bir mücadele verirken, kahir ekseriyetiyle millet, tedbir ve tevekkül gösterir, denilenlere riayet ederken şu rafları boşaltan cebi dolular yüzünden cumhurbaşkanının gecenin on ikisinde ekrana çıkıp, “endişelenmeyin devlet, bütün kurumlarıyla vazifesinin başınadır, sağlık malzemesi ve gıda olarak her şeyimiz fazlasıyla var” diye ikazda bulunması, o talancılardan dolayıdır.
Tevekkül sahibi insan, yarının sahibi Allah der. Çünkü bugünün sahibi de Allah’tır. O tedbire tevessül etmemenin de tevekkülü terk etmenin de caiz olmadığını bilir. Her tedbire rağmen gelen ölümü şehadet, ölümü dostun dosta kavuşması bilir. Olaya böyle bakanlar, ölümü, Hazreti Mevlâna’dan aldıkları dersle bir düğün şenliği olarak görürler. Bu irfanın mensupları “kahrın da hoş, lütfun da hoş” demişlerdir… Şu da bir gerçek ki Kur’ân-ı kerîmden istifadeyle “Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eyleme” diye de yalvarırlar.
Duvarlarımızdan yansımayla kalblerimizi nakışlayan hatlar, yalnızca “Bu da geçer yâ hû”dan ibaret değildir. “Allah var gam yok” Türkçe deyimi, aynı anlamda “Allah bes, bâki heves” Farsça levhası ve İbrahim aleyhisselamın ateşe atılma ânında söylediği, Sevgili Peygamberimizin de -aleyhisselam- bu büyük ceddinden alarak bize miras bıraktıkları “Allah bize yeter o ne güzel vekildir/hasbünallahu ve ni’mel vekil” muhteşem duaları, şu günlerde ve her zaman paniğe kapılmamak, bunalıma düşmemek, kendimizle ve çevremizle barışık olmak, maddeten ve mânen kaybetmemek için sıkça terennüm etmemiz gereken kurtarıcı sebeplerdir…
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612831 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/612831.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT