BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

KILINAMAYAN CUMA NAMAZI

Bir kere daha bir mübarek cuma günündeyiz. Eminim ki şu korona musibetinden bir ân evvel kurtulmak için bugün her zamankinden daha fazla dua edilmektedir. Doğrusu da bu. Kimin duasının indi ilâhîde kabul olacağı belli olmaz.
Kaç cumadır kalbler, buruk, gönüller mahzûn.
Salgın hastalık sebebiyle bir ayı aşkın bir zamandır vakit namazları ve cuma namazı için camilere gidilemiyor. Camiler de mahzun; zaten mahzunlardı; şimdi daha fazla mahzunlar. Bir süre daha böyle devam edecek görünüyor. Hatta bu ramazanda Tek Parti iktidarından bu yana ilk defa olarak camilerde teravih namazı da kılınamayacak. Dahası var; bu ramazanda ne iftara gidebileceğiz ve ne de iftara misafir kabul edebileceğiz.
Ancak; iftar vermekten maksat, bir sünneti edâ ederek sevâb kazanmak ve aynı zamanda güçlü bir an’aneyi devam ettirmektir. Uzunca bir zamandır yıldızlı oteller gösterişleriyle bazı iftarlar, ruhundan uzaklaşmış ve iş bağlama toplantılarına dönmüştü…
Şimdi ise vaziyet bambaşka:
Sevabın yolu kesik değil; 2020 ramazanında hayır vakıf ve dernekleri vasıtasıyla dünyanın dört bir yanında fakir, muhtaç ve talebelere iftar vermek mümkündür. Hem bu yapılmalı ve hem de devletin insan ve toplum sağlığı için aldığı kararlara harfiyen riâyet edilmelidir. Köşe-bucakta gizlice iftar verme, teravih kılma gibi buluşmalardan muhakkak sakınmalıdır. Farz olan ramazan orucudur. İftar vermek, teravih namazı kılmak sünnettir. Cuma evde tek başına kılınamaz ama teravih kılınabilir. Şu ölçü asla göz ardı edilemez. İnsanın hayatını ve başkasının hayatını tehlikeye atması haramdır. Bir sünneti eda edeceğim derken harama düşmek işgüzarlık ve büyük günah olur…
Bir cumaya gidememenin burukluğu, mahzunluğu nasıl olur?
Buna dair ilginç bir tarihî vak’a var.
Bu ülkede yaşanmış ve unutulmuş. Vak’a, aynı zamanda bir devre de ayna tutmakta. Aşağıda nakledeceğimiz satırlar, merhume Münevver Ayaşlı Hanımefendi’nin “Dersaâdet”(*) adlı enfes kitabının 231 ve 232. sayfasındandır. Eser, 1973-1974’te kaleme alınmış ve 1993 yılında merhum Mehmet Şevket Eygi Bey’in Bedir Yayınevi tarafından yayınlanmıştır.
Aynen naklediyoruz:
Efendim, Şerif Hüseyin oğullarından, bizde eski Şûra-yı Devlet(**) azâsı olan Şerif Abdullah Bey ki sonradan Ürdün Melîki olmuştur…. İşte bu Kral Abdullah, daha Atatürk hayatta iken memleketimizi ziyarete geliyor ve memleketimizde de izaz ve ikram görüyor. Hatta rivayet ederler Ankara’da kendisi şerefine verilen resmî bir ziyafette, sofrada padişahlara mahsus altın tabakları görünce bir fenalık, bir şok geçirir. Ne yapacağını şaşırır ve titreye titreye ayağa kalkar, önündeki tabağı öper ve başına koyar.
Ankara’da Dikmen’de yapılan yeni bir camide de ilk namazı Kral Abdullah kılar. İstanbul’da ise kendisini Beylerbeyi Sarayı’na misafir ederler. Atatürk de Dolmabahçe Sarayı’nda kalmakta…
“Bir gün Kral Abdullah tıraş olmak için, saraya bir berber ister ve tembih eder: ‘Çok rica ederim berber Müslüman olsun.’ Beylerbeyi’nden bir Müslüman berber bulurlar ve Kral Hazretlerine götürürler. Kral Abdullah, berberden pek memnun kalır, ücretini verdiği gibi bol bahşiş de verir. Ayrılacağı zaman Kral, berbere der ki: ‘Oğlum, yarın cuma, cuma namazını ben, Beylerbeyi Camii’nde cemaatle birlikte kılmak istiyorum, acaba mümkün mü?’
Berber sevinç içinde Beylerbeyi’ne gelir, bu havadisten sevinecek olan kimselere haber verir. Hemen hepsi paçaları sıvarlar, camiyi temizlemeye başlarlar. Zira o zaman cami toz toprak ve örümcek ağı içinde, caminin cemaati de yok…
Ertesi gün cuma. Başta berber, bir iki kişi daha, çok mütevazı ve ürkek bir kafile Beylerbeyi’nden Kral’ı almak için sarayın yolunu tutarlar. Saraydan camiye kadar yaya gidecekler, Kral Hazretleri öyle istiyorlar.
Tam, Bismillâh deyip Kral sağ ayağını atar, sarayın kapısından çıkacakları sırada, zırr, zırr, bir telefon sesi, Kralın yüzü gözü değişir ve; ‘Hayırdır inşallah’ der... Telefonun öbür ucunda Dolmabahçe Sarayı, Başyaver telefonda ve haber veriyor: ‘Reisicumhur Hazretleri, şimdi motorla hareket ettiler, Kral Hazretlerini ziyaret etmek üzere Beylerbeyi Sarayı’na doğru yola çıktılar…’
Kral: ‘Biliyordum zaten camide cemaat ile beraber namaz kılamayacağımı.’ Kral, Reisicumhur’u beklemeye başlıyor. On dakika sonra Reisicumhur şen şatır Beylerbeyi Sarayı’ndalar…
Zavallı berber ve beraberindeki kimseler de arka kapıdan çıkıyorlar. Beylerbeyi’ne dönüyorlar. Camide, Kralı beklemekte olan cemaate hadiseyi anlatıyorlar.
Atatürk de cuma namazı geçinceye kadar Beylerbeyi Sarayı’nda Kral’ın misafiri olarak kalıyor. Hatta Kral’a motorla Boğaz’da bir gezinti bile teklif ediyor. Fakat Kral’da Boğaz’ı gezmeye gidecek takat mi var?..”
I. Melik Şerif Abdullah, bugünkü Ürdün Meliki II. Şerif Abdullah’ın dedesinin babasıdır. Şerifler, Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- mübarek torunlarından Hazreti Hasan’ın soyundan gelirler. Unvanları, 1921-46 arası “Melik” idi. Halkı Müslüman olan hükümdara Melik, Sultan, Padişah… gibi unvanlar verilir. Münevver Ayaşlı, Melik’in hem Ankara’daki yemekte ve hem de İstanbul’daki cuma namazı teşebbüsünde yaşadığı ruh hâlini çok güzel tasvir etmiş.
(*)Dersaâdet: İstanbul’un birçok isminden biri; Saadet yuvası.
(**)Şûra-yı Devlet: Danıştay
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
613187 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/613187.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT