BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

SUÇLU!..

Çok bilinen bir misaldir, benzerleri de çoktur. Fakat fayda olduğu için tekrar edeceğiz. Avrupa memleketlerinden biri üzerine sefere giden ordumuzdaki neferler, salkım kopardıkları kütüğün altına bedelini bırakmışlardı. Ordu, geçip gittikten sonra vaziyeti gören gayrimüslim bağ sahipleri, şaşkınlık ve hayret içinde kalmışlardı…

O şaşkınlığın uyandırdığı takdir hisleri hâlâ dile gelir.

Bu misal, beş asır kadar önceki hayatımızdandır.

İslâm ahlâkının ferd ve cemiyette böylesine hayat bulduğu bu varoluş üslûbu, yalnızca beş asır evvelki Türkiye’de yaşanmadı. Ondan önceki asırlarımızda da vardı, ondan sonraki hayatlarımızda da var olmaya devam etti. Batılı mantığını âdeta felç eden böylesi güzel örnekler, sayılamayacak kadar çoktur. Hemen her meslek sahibinde vardı. Hemen her şehirde, kasabada, köyde elle tutulacak denli canlıydı. İnanılması zor ama kapıların kilitlenmediği dönemlerdi. Yüksek ahlâk ve yüksek namus anlayışının genci kadını, erkeği ile cemiyete tam sindiği zamanlardı. Bu yüzden fuhuş, hırsızlık, dolandırıcılık, boşanma, namusa kem gözle bakma, insanları aldatma, hileli iflas, hırsızlık, devleti dolandırma, hak ettiğinden fazla alma… gibi kötülükler tabii değildi. Alışkanlık kazanmamıştı. Toplum, terbiye edici tarafıyla bu temayüldeki insanları olgunlaştırırdı. Askere giden ya şehit veya gazi oldurdu. Aynı ailedeki genç kız, nurdan bir iffet numunesi gibiydi.

İslâmiyet’i kabul şerefine kavuşmamızdan itibaren bu yüksek hasletlerle donanmıştık. Medrese yani üniversite, sadece medreseler değildi. Dergâh yani ahlâk gelişim merkezleri de sadece bu tasavvuf ocaklarından ibaret değildi. Evler, çarşılar, bedestenler, arastalar, mahalleler hepsi mektepti, mesciddi. Bu yüzden sadakalar bolca, zekâtlar vaktinde ve fazlasıyla verilirdi. Paylaşma, arayıp-sorma, akrabayı ziyaret yani sıla-i rahîm kültürü esastı. Bu toplumda kimse aç ve açıkta bırakılmazdı. Veren el, tam inanılırdı ki alan elden hayırlıydı. Komşunun aç kalması, felaket bilinirdi. "Komşu" da yalnızca kapı bir hane değildi. Bir kişinin katledilmesi topyekûn insanlığa karşı suçtu. Yoksula, fakire, düşküne, devletin himaye edici kanatlarından evvel, vakıfların şefkatli elleri yetişirdi. Fakir gözetilir, evlenecek olana yardım edilir, işi bozulan esnafa destek verilir, geçimsizlik yaşayan karı-kocalar nasihatlerle barıştırılırdı…

Bu naklettiklerimiz, bir çadırdan bir Cihan Devleti yükselten azmi, iradeyi, şecaat ve cesareti besleyen som altından değerli ahlâkın yaşandığı günlerin destânî hikâyesidir…

Bizde bunlar olurken, iki asırdır kendilerine hayranlık duyulsun diye her şey yapılan Batıda tam tersi hayatlar cereyan ediyordu. Sömürü, katliam, ahlaksızlık, talan başını almış gitmekteydi.

İslâm’la ilk tanıştığımız vakitlerden bir asır öncesine, hatta geçen asrın ortalarına kadar yaşadığımız o güzel hayatlarda sadelik esastı. Büyük aile vardı. Şimdiki gibi anne-baba bir evde; çocuklar, üç-beş sokak ötedeki evlerde bir başlarına yaşamıyorlardı.

Bin yıllık geçmişimizde çok çok nadirattan görülen vak’alar bugün olağanlaştı.

Ne olmuştu?

Batılılaşmış, Avrupalılaşmış, özgürleşmiş, uygarlaşmış, çağdaşlaşmış ve dünya vatandaşı olmuştuk…

Bu cilalı, içi boş laflar, onlarca nesli mahvetti!

Kaç gündür gündemin ilk sırasındaki haber bir faciadır. Doğurduğu bebeği, herkesin görebileceği bir yere bıraktıktan sonra kaybolan anneyi polis buldu. 20 yaşındaki bir kız, ifadesine göre kendi rızasıyla bir gençle beraber olmuş…

Netice biliniyor…

Bu fiili işleyenler suçlu. Çünkü, delil ve ikrar var. Ancak şu da tam bir gerçek ki suçlu olan, yalnızca ballandırılarak verilen "düzeyli beraberlik" haberleriyle büyüyen bu gençler değildir. Bizim 15 asırlık medeniyetimizde, şeriatte yani İslâm Hukukunda ve bin yıllık mazimizde bu yapılana "zina" denirdi, haram denirdi, ayıplanırdı. Bunun olduğu aileler utandıklarından mahalle veya şehirlerini terk ederlerdi.

Olanca tıbbi ihtimama rağmen bebeğin hayatî tehlikesi devam ediyor. Ne var ki mes’ele bugünü ve sonrasıyla bebekten ibaret değil. O çocuğu doğuran genç… O da diğer genç de mahvolmadılar mı? Aileleri yıkılmadılar mı? Şimdiden sonra onlar canlı cenaze değil midir?

Bu gayrimeşruluğu işleyen gençler, günahkâr!

Fakat kabul etmeli ki biz de cemiyet olarak suçluyuz.

Bugün konuşulan, ortaya çıkan vak’alardan bir vak’adır.

Ya bilinmeyenler, üstü kapatılanlar?!!!

Refah arttı, evler çoğaldı, herkesin arabası oldu, yollar güzelleşti… fakat millî, ahlakî, insanî hasletlerimiz kansere yakalandı.

Biz bu değildik!

Biz, ne yapıp da kendimiz olacağız?

Biz, nasıl yeniden biz olacağız!

Herkes, bu soruların cevabını bulmakla mükelleftir.

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
625521 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/625521.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT