BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Dünyada her karanlık noktanın bir aydınlığı var. Her acının bir sebebi, her hastalığın bir dermanı var. Bunu bilmemize rağmen kimse hırslanmıyor, herkes pes ediyor oyunun ta başında.



Sevmek zor mu? Dünyada her karanlık noktanın bir aydınlığı var. Her acının bir sebebi, her hastalığın bir dermanı var. Bunu bilmemize rağmen kimse hırslanmıyor, herkes pes ediyor oyunun ta başında. Hayat bir plak, dönüp duruyor ve biz hep aynı parçaları dinleyip sıkılıyoruz. Heyecan, yaşam bir müzik marketi kadar uzağındadır herkesin. Yine de hazırlanmak, giyinmek, para harcamak işkence gelir biz insancıklara. Anlık bir yorgunluk en az altı ay götürür halbuki bizi. Yine kabuğumuzda oturur, gramafondan hep Semiha Yankı’yı dinler, onun parçalarında derman ararız. Her hastalığın ilacının farklı olduğunu bilmez bu halkımız. Ateşi çıkan bir çocuğa mide hapı vermek gibi bir şey bu. İnsanlar aslında sevgiden vazgeçmiyorlar, sadece sevdiklerinden, yaşamlarına renk katan insanlardan vazgeçiyorlar. Başka heyecanlar, zevkler arıyorlar. Bambaşka duygular içine giriyorlar. Geç fark ediyorlar neler kaybettiklerini. İş işten geçmiş oluyor. “Dal, rüzgârı hızlı estiği için affetmiş; ama rüzgâr dalı ağacına koyamamış.” Hep aynı şeyler! Hep aynı şeyler! Şu hayat ne kadar da sıkıcıymış meğer. Ya da ben kış mevsimini yaşıyorum şu an. İçimdeki çiçekler solgun, kafamda yapmacık güller var. Okuduğum kitaplardan zevk alamıyorum, dinlediğim müzik beni tatmin etmiyor. Arkadaşlarımın hepsi kendi âleminde. Ve şimdi gözlerimde kalan son damlayı da akıtıyorum masanın üzerine. Tıpkı Hasan, tıpkı ben. Bana mı imrenmiş bu? Sıkıntı, dar boğazlık, umutsuzluk. Dünyadaki tüm kötü sıfatlar gelmiş, o mavi suların kıyısındaki fenerde toplanmış sanki. Adam gelmiş seksen yaşına! Yaşayacağını yaşamış. Şimdi de boş geçen zamanlarına yanıyor. Yalnız değil, martıları var. Her zaman dertleşebileceği, sırlarını vermeyecek, arkasından dedikodusunu yapmayacak, güvenilir dostları var. Ahşap panjurların önüne koydu mu kırıntıları, onlar hep ordalar. Dalgaların o büyülü ritmi var burnunun dibinde. Tuttuğu çinekoplar var yiyeceği. Çoğu çocuk sokaklarda aç, susuz. Çoğunun ayağında giyecek bir ayakkabı bile yok, bizimkinin başını sokabileceği bir yuvası bile var. Şükret be adam! Hâlâ ağlıyorsun. Bak bana: Aştığım sevgi okyanuslarında çılgınca kulaçlar attım. Ve şimdi “sevgi”yleyim. Pantolonumun arka cebinde unutmuşum onu. Rüyanın en güzeli Ceketinin ceplerini karıştırıyor delice. Süveterinin cebinde, en uç köşede unutmuş onu. Ulaşılmaz bir şey değil. Kızına giydirmişti en son üşümesin diye. Ama şimdi o yok. Taze yıldızların arasında kaybolup gitmiş. Gökyüzü pırıl pırıl. Bir sürü papatya... Ama “o” yok. Yaşam kaynağı yok. Ufacık bir tartışma. Minicik bir tokat. Ve kız yok ortalarda. Batsın gururu! Ne kız aramış, ne de bizim adam. Bir akşam sineması uğruna paramparça olmuş yürekler. Ne bir haber, ne bir selam. Annelerinin kemikleri sızlamaz mı şimdi yattığı yerden? Halbuki ne kadar da rahat kapatmıştı gözlerini... “Rüyaların en güzeline dalıyorum.” diye gitmişti. Babasını kızına , kızını babasına emanet ederken böyle şeylerin olacağını nerden bilebilirdi ki... Hasan, denizin masmavi sularına derince daldı. Evladının gözlerini anımsadı. Nasıl da mutlu olmuştu o doğduğu gün! Tam dört paket sigara harcamıştı hastanenin o soğuk ve kasvetli koridorlarında. Okula başladığı ilk gün... Babacığının elini sımsıkı kavrayıvermişti yaşlı gözlerle. Karşısında koskocaman bir bina, arkasında minicik ahşap evi. Yanında hayatta kalan tek insan! Lise yılları... Ergenlik çağında pek arkadaşı olmamıştı. Tek dostu babasıydı. Millet arabalarla gezmeye giderken bizimkiler baba-kız iki kilometre uzaktaki ormana pikniğe gider, orada top oynar, şarkı söyler, ip atlarlardı. Acılar ve özlemler Kız zekiydi. Hasan onun okuması için aç susuz, gecesini gündüzüne katarak harman teper, kitap masraflarını öyle çıkarırdı. Aslı da babasının yüzünü kara çıkartmamıştı zaten. Hukuk fakültesine girdikten sonra o farklı havanın etkisinde kalmıştı. Etrafında toz pembe bulutlar, arkasında süt mavisi deniz, önünde yemyeşil bir çift göz. Kahvaltı izinleri, öğle yemeği izinleri derken atsızlıklar, yalnızlıklar, mutluluk, gözyaşı, acı, hüzün, sevinç birbirini kovaladı. Ve o gün... Hâlâ dün yaşanmış gibi. Kızının o upuzun ipek saçlarının savruluşu, kızaran yanağı, şişen gözleri, yere düşüşü, toparlanması, haykırması, evi terk etmesi... Bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Ondan sonra da pişmanlıklar, acılar, özlemler ve ızdırap... Şimdi burada, bu ıssız yerde, tek başına. Uzun zamandır kendi sesinden başka insan sesi duymamanın verdiği o hüznün ağırlığını nasıl taşıyacaktı? “Ne kadar da düşüncesizim” diye düşündü. Evet, öyleydi. Bir genç kıza o şekilde davranılır mıydı ki? Bu pişmanlık; günler boyunca, aylar boyunca, yıllar boyunca sürdü gitti... Güneş yine doğdu. Horozlar yine öttü. Martılar yine uçuştu . Hasan kalktı, yatağını topladı, kahvaltısını etti , üstünü giyindi, yanına bir miktar para aldı , kapıyı çekti ve üç kilometrelik bir yürüyüşten sonra istasyona ulaştı. Şehre en erken tren on buçuktaydı. Kırk beş dakikalık bir bekleyiş sonrası trene bindi. Kızı tekrar gözlerinin önüne geldi. Acaba onu bulabilecek miydi? Bulsa bile ne diyecekti? Bakalım Aslı onu kabul edecek miydi? Bağışlayabilecek miydi biricik babasını... Ah Aslı! Nerdesin? Yine acılar, yine pişmanlıklar, yine gözyaşı... Bu kez içinde kuşku da var. Sabırsızlık ve heyecan var. Hareket ettiler... Hava biraz bulutluydu. Kasvet ve sis doluydu her yer. Kara atmosfer başının etrafında dolaşıyordu. Kötüydü. İçindeki kemirgen yiyip bitiriyordu Hasan’ı. Gökyüzünde güneş vardı ;ama içinde fırtınalar kopuyordu. Bir tuhaftı. Anlayamadığı bir tedirginlik nerdeyse trenden atlayıp kaçmasına sebep olacaktı. Yavaşlamaya mı başlamışlardı? Neydi bu sesler böyle! Çığlıklar , bağrışmalar... Neler oluyordu? Yoksa... Galiba evet! Ne yapacaktı şimdi? Nasıl kurtulacaktı burdan? Hayalleri , umutları... Hepsi birer birer boğulmak üzereydi. Kaçışmalar, mini mini çocuklar, perişan kadınlar yığılıp kalmışlardı öylece. Yaptıkları tek şey dua etmekti! Hasan da dua etmeye başladı. Ne olurdu sanki ölmeden önce kızını son bir kez görebilseydi? Bu kadar mı imkânsızdı bu isteği? İmkânsız değil; ama çok zordu. Maalesef... Büyük bir yaygara, korkunç bir çarpışma, yeşilin üzerinde kırmızı, trenlerden yükselen alev topları, savrulan onca çocuk, kopmuş organlar ve Hasan... Yüzü gözü kan içinde, gözleri kıpkırmızı. Acıdan değil, yürekten. Ah Aslı, nerdesin? Niye yoksun? Adı üstünde işte, dağ başı. Daha erken! Yapılacak o kadar iş var ki... En önemlisi de kızı. Kızını bulmadan asla! Dakikalar geçti.Yanı başında inleyip duran bir genç kız umutsuzca yardım istiyordu. Bizimkinin aklına ne gelir; tabii ki kızı! En azından vicdanını böyle rahatlatmalıydı. Sürüne sürüne geriye döndü , yüzünü görmeye çalıştı. Her taşta aynı yazı Kalakaldı... Ama bu... Bu ne biçim bir hayat böyle! Şimdi mi, bu halde mi? Allah’ım, ne hâle gelmişti babası!. Ne kadar da yaşlanmıştı!. Kız serilip serpilmişti de saçları bile kırlaşmıştı. İkisinden de çıt çıkmıyordu. Yorgundular. Buluşmalıydılar ama nasıl? Sonunda başardılar. El ele verdiler ve yeni hayatlarında birbirlerinden asla kopmayacaklarına söz verdiler. Hava o gün çok güzeldi. Güneş kavuruyordu tenleri. Yemyeşil kırlar, çiçek açmış ağaçlar. Gökyüzü durgun. Sarı-kırmızı boyadan çaldığı renklerle doğmuş, morlarla batmak üzere olan o eşsiz güzellik! İki küçük çocuk iki taşın yanına öylece serilmişler. Taşların üzerinde yazılar... Birinde “Hasan Kalamış”, diğerinde “Aslı Baykal”... Ve her taşta da ortak olan; “Ruhuna Fatiha...” * Fulya UYGUN / ANTAKYA Çığlık Bu kadar gaflet olmaz yeter bu naz Mazlumlarda çığlık bak avaz avaz Silkele kendini ve artık uyan İki yüz senelik bu ağır uykudan Bosna, Çeçenistan, Kerkük, Kosova Meydan boş, sırtlanlar pusuda Doğu Türkistan, Keşmir ve Filistin Zalimde merhamet yok sen neredesin? Roket, füze, tank, top, yağıyor mermi Her yanın budandı sıra sende mi İnsaf, izan hangi dağda adalet Yaşlı, kadın, çocuk görüyor zulmet Zalim garibin kahpe kuytularından Haber var mı, mahzun gurbet kuşları Ahlar mı geliyor daha derinden Kanadında gördüm mazlum kanları Kırıldı Afrika, ekmeğe muhtaç Mertlik ve yiğitlik senindir o taç Giy tacını kükre be Anadolu Yanardağlar gibi ol deli dolu Namert doldu er meydanı gerçekten Ahmaklıktır bal beklemek akrepten Beklenen o pehlivan ancak sensin At naranı cümle mazlum sevinsin * Celalettin KÜPELİ / ANKARA Kızıma Yedi aylık misafirmiş bize hayalin, Melek kadar güzel sakindi halin. Bir Ramazan akşamı iftar vaktinde, İyice eridin kalmadı mecalin. İyileşeceksin diye gittik doktora Akşam dokuzda gülümserken, Sabah dokuzda yitirdik seni, Hilal Katipoğlu yazdırdık taşına. Pek de erken geldi ölüm başına. Yaradan seni daha cok sevdi, Ağı kattı babanın tatlı aşına. Yedi yaşına girdi şimdi emsalin. Uçtun gittin cennete, yoktur vebalin, Ahirette bize şefaat eyle Hilal’im. * Ali KATİPOĞLU / GEDİZ İnsan Bitmez dediğimiz günler gelecek Bir gün olacak ömür bitecek Herkes ettiğini elbet bulacak Artık doğruyu görmeli insan Sen sen ol doğruluktan ayrılma Zenginmiş diye insan kayırma Helalden rızklan, haramdan alma Haramı helali bilmeli insan Mazlumun ahını alma sen sakın Dikkat et kimseye kalmasın hakkın Herkes yoksula etmeli yardım Olmayana az çok vermeli insan Malın var diye sakın öğünme Bir bela gelirse sabret dövünme Çağrılmayan yere gitme görünme Davet edilirse gitmeli insan Çok ise malın ver zekatını Doğru ol daima terket yalanı Gördün mü bu dünyada kalanı Hakkın huzuruna çıkacak insan * Mehmet KUŞÇU / iZMİR Kaldırım sahipleri Düştüm karanlık ve rüzgarlı geceye, Elimden tutanım yok,yardım edeyim diye. Soğuk beton yatağım,ıslak karanlık yorganım, Ellerim ayazda donar,benim içimde yangınım. Ne yiyecek ekmek,içecek su var elimde, Ne de şifa olacak bir hapım şu derde. Fırtına var yine,kaldırdı tozu,toprağı, Serin hava bu gece, bastırıyor karanlığı. Bak!..yine geliyor o çocuk şu soğukta, Kuytu bir kaldırım köşesi arıyor, barınmaya. Herkesin evi var,yatıp kalkıyor içinde, Aşı var, parası var, yetiyor kendine. Şu kaldırımın her gece Ahmet’le Mehmet sahibi, Onlara bakıp geçenler sadece misafirleri. * Süleyman ESER / İSTANBUL Vuslata doğru Kara bulutlar arasından, Yine bir güneş doğuyordu, Işıl ışıl parlak mı parlak, Arştan arza uzanan atak, Şavkı zulmeti boğuyordu... Kara bulutlar arasından, Yine bir yağmur yağıyordu, Pırıl pırıl berrak mı berrak, Rahmete susamıştı toprak, Sanki gökleri sağıyordu... * A. Coşkun ARSLAN / ÇORUM
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 86072
    % 1.74
  • 6.0742
    % -0.37
  • 6.8075
    % -0.15
  • 7.7293
    % 0.17
  • 251.383
    % -0.09
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT