BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > HASRET

HASRET

Buruk duygularla girmişti nice hayallerle geldiği yeni evine Mihriban... O namerde muhtaç olmadan kocasının dizinin dibinde soğan ekmeğe razıydı. Çocuklarını korkuların, saldırıların, aşağılamaların olmadığı bir ortamda geleceğe hazırlamak istiyordu...



Mihriban ilk defa geldiği bu koca şehirde müstakbel komşularının aşağılayıcı sözleriyle yara almıştı... Kadınların konuşmalarından kendilerine işittirmek için bilinçli olarak yüksek sesle konuştukları belli oluyordu. Erzurum’un Karacabelen köyünden gelmişlerdi. Kılık kıyafetleri bu semtin insanlarına benzemeyebilirdi. Ama şu ana kadar şeref ve haysiyetlerine hiçbir halel gelmemişti. Kimsenin malında, canında, ırzında gözleri olmamıştı. Köydeki bütün kadınlar kendini sever, sayardı. Bu kadınlar daha kendilerini tanımadan niye önyargılı davranıp, “kıro” ve “hanzo” diye aşağılamışlardı?!. Mihriban buruk duygularla girmişti nice hayallerle geldiği yeni evine. O namerde muhtaç olmadan kocasının dizinin dibinde soğan ekmeğe razıydı. Çocuklarını korkuların, saldırıların, aşağılamaların olmadığı bir ortamda geleceğe hazırlamak istiyordu. Hüseyin karısındaki durgunluğun sebebini biliyordu. Aynı duyguları fazlasıyla kendisi de yaşasa da, değişik konulara değinerek bu sıkıntıdan kurtulmak için peş peşe gelen suallerine başlamıştı. Bu sualler ve verilen cevaplar hasretle geçen uzun yılların özetiydi adeta...  Haluk, Hüseyin’e sataştıkları gece onun tekmesiyle denize yuvarlanırken, kolunu kaldırıma çarpmış, sağ kolu dirseğe yakın yerinden kırılmıştı. Hüseyin gençlerin elinden kurtulduktan sonra süratle uzaklaşmıştı. Haluk kırık koluyla denizden çıkmakta bir hayli zorlanmış hatta boğulma tehlikesi geçirmişti. Peşinden denize savrulan Sezgin, denizde Haluk’un zor durumda olduğunu görmüş, yardım ederek çıkarmıştı. Hiç ummadıkları bir durumla karşılaşmışlardı gençler. Hep birlikte “Hanzo”yu (!) denize atıp iyice eğleneceklerdi. Ama umdukları olmamış “ava giden avlanır” sözü gereği kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşmüşlerdi... Haluk, ünlü iş adamı Günbay Taran’ın tek çocuğuydu Boğaz’daki muhteşem yalı ziyaretçi akınına uğramıştı. Gazeteciler bilgi almak için yalının bahçesinde bekleşirken, birkaç kameraman belki görüntü alabiliriz umuduyla fırsat kolluyordu. Emniyet’ten görevli memurlar gelmiş, Haluk’un ifadesine başvurmuşlardı. Ünlü iş adamı Günbay Taran’ın tek oğlunun kolunun kırılarak denize atılması büyük bir yankı uyandırmıştı. Emniyet yetkilileri Haluk’un kolunu kırarak denize atan kişinin bir terörist olması ve bu fiili bilinçli olarak yaptığı varsayımı üzerinde duruyorlardı. Haluk o geceki hadiseyi olduğu biçimde anlatmamış, “Hanzo” tipli birinin aniden kendilerine saldırdığını söylemişti. Günbay Taran bu aniden saldırının kendisinin meşhur bir iş adamı olduğundan dolayı gerçekleştiğine inanıyor, bu bakımdan hem Emniyet yetkilileri hem de özel dedektiflerine bu kişinin mutlaka yakalanması konusunda talimatlar veriyordu. Haluk ve arkadaşları Hüseyin’e yaptıklarının açığa çıkmaması için daha fazla konuşmak istemiyorlardı. Zira olayın gerçek boyutu açığa çıkarsa babalarının imajı sarsılabilirdi. Güvenlik yetkilileri saldırıyı gerçekleştiren kişinin İstanbul’u terketme ihtimaline karşılık şehirlerarası kontrol noktalarına talimat verebilmeleri için eşkal belirleyeceklerini bildirerek Haluk ve Sezgin’den saldırganı tarif etmelerini istediler. İkisi de anlaşmış gibi Hüseyin’le hiç alakası olmayan bir tarif yaparak görevlileri uzaklaştırdılar. Haluk kendi işini kendisi halletmeyi seven bir kişiliğe sahipti. “Hanzo”yu nasıl olsa bir yerde kıstıracağını zannediyordu. O zaman onu anasından doğduğuna pişman edecek, iki bacağını birden kıracaktı. ¥ DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT