BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > RAMAZANNAME

RAMAZANNAME

“Elveda ey ramazan, elveda! Asır bizi aldattı, sen bize küstün. Halimiz ne olacak? Nerede şifa, nerede gufran bulacağız? Bu yıl milyonlarca Müslüman’ın gözlerinden çeşmelerden akan sular gibi yaşlar boşanıyor. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye kafi gelir mi?”



Veda geceleri Ramazan gidiyor; Eski padişahlarımızdan birinin dediği gibi ‘senenin on bir ayı hasreti çekilen’ bu kısa gufran devresi, bu sefer kimse farkına varmadan nihayete eriyor. Dün gece minarelerde ‘elveda’ sesleri duyuldu. O zaman anladım ki o mübarek ayın sonundayız. Çocukluğumda ramazanın yirmisinden itibaren beni garip bir hüzün kaplardı. Oyunlarıma bir neşesizlik, çalışmalarıma bir isteksizlik gelirdi. Her sabah yatağımın içinden kalbimde bir derin acıyla uyanırdım ve kendi kendime ‘Bir gün daha gitti, bir gece daha gitti. Bu gün yirmi beşi, yarın yirmi altısı, öbür gün...’ daha ziyade sayamazdım. Bu bana yakınımdan birinin öleceği günü hesap etmek gibi muzlim ve acayip görünürdü. Vakıa bir zamanlar salih, abit Müslüman evlerinde ramazanın son günleri bir hastanın sekerat demleri kadar müellimdi. Herkeste sanki aile rüesasından biri ölüm döşeğine yatmış gibi bir his hasıl olurdu. Teneffüs edilen havada mukaddem bir yaz kokusu sezilirdi. Ve camilere gidilip ağlanırdı. Oraları hüzün ile taşan gönüllerin alabildiğine boşandığı yerlerdi. Hiç unutmam bir gün (Ramazanın sonlarına doğru idi) evimizin yakınında bir küçük camiye gitmiştik. Beyaz sakallı küçücük bir ihtiyar hoca vaaz ediyordu. Cemaat çok değildi. Fakat kürsünün etrafı pek samimi bir halka ile çevrilmişti. Vaizle samiler adeta tatlı bir hasbihale dalmış gibiydiler. Beyaz sakallı hoca diyordu ki; Ey din kardeşlerim! Ramazan-ı şerifin sonlarına eriyoruz. Mübarek ay bizi terk edip gidiyor. Fakat bana öyle geliyor ki, o bu yıl bizden küskün ve muğber olarak ayrılıyor. Zira bu yıl geçen yıllardan daha çok günah işledik. Gelecek yıl günahlarımız daha ziyade artacak. Zira devirler değişiyor. Devirlerle beraber gönüllerde değişiyor. Git gide hepimizden Allah korkusu kalkıyor. Peygamberin emrine itaat azalıyor. Bir takım bidatler eski adetlerin yerini tutuyor. Ahkam-ı Kur’aniye yerine bir takım batıl kitaplara itikat ediliyor. Gençlerimizde ulü’l-emre itaat kalmadı. Büyüklerimizin kalbinde sıdk ve hulusdan, şevkat ve merhametten eser yoktur. Ey din kardeşlerim, günahlarımız başımızdan aştı. Mübarek ayın huzur-ı Rab’de bizim için şefaate yüzü kalmadı. Vay halimize, vay halimize! Ve cemaatten bir ihtiyar başını iki elleri arasına almış hıçkırarak ağlıyordu. Diğerleri ‘Allah, Allah! Allah, Allah!’ diyordu. Beni de uhrevi bir korku ile karışık derin bir hüzün istila etti ve içimden kendi kendime ahdettim ki ömrümün sonuna kadar Allah’ın emirlerine münkad kalacağım. Fakat çocukluğumdaki ahdlerin birçoğu gibi bittabi bunu da tutmadım. Sıtmalı bir gençlik rüzgarı, devrin girdaplarıyla karışarak bende iyi, saf ve masum ne varsa aldı götürdü. Ben derken biliniz ki mensup olduğum neslin namına söz söylüyorum. Bu neslin hiçbir şeye itikadı yoktu ve ihtirasını layetenahi idi. Mihver-i hareketi ya bir kin, ya bir arzu idi. Kalbi tevessü etmiş bir midyeye benzerdi. Ne verseniz doymayacak gibi görünürdü. Fakat ilk lokmada tıkanır kalırdı. Kendinden önceki nesle karşı insafsız ve müstahkardı. Babamız lakırdı söylerken kahkahalarla gülmeyi zekamızın bir hakkı zannederdik. Ve henüz on sekiz yaşında iken validemize bir çocuk muamelesi ederdik. Dini hayata karşı mübalatsızlığı ise şerefli bir şey sanırdık. Namaz kılmayı bilmiyoruz demeyi alimane bir söz, alenen oruç yemeyi kahramanane bir hareket ve büyük babamıza Voltaire’den bahsetmeyi bir ulüvv-i cenap telakki eylerdik. Validemizin bir kese içinde baş ucumuza astığı Kur’an-ı Kerim’i yerinden indirip ve kılıfından çıkarıp alelade kitapların arasına sokmayı en asri ve en asil ve en zarif hareketlerden sayardık. Yegane inandığımız, yegane hürmet ettiğimiz şey “asır”dı, asrın ilmi terakkiyatı idi. Birbirimizi ikide bir “Yirminci asırdayız! Düşününüz efendim yirminci asır!” derdik. Yirminci asır bizi aldattı ve ramazan ayları bizlere küstü. Şimdi ne yapmalı? Nereye gitmeli? Dün gece odamın penceresinden minarelerdeki “elveda” seslerini dinlerken birdenbire çocukluğumun ramazan sonlarına doğru gönlümü kaplayan o eski hüznüne düştüm ve o küçük camideki beyaz sakallı hocanın sözlerini ve ondan sonra gençliğimin, gençliğimizin ilk devresini teşkil eden o kıymetsiz, o adi ve kaba yılları hatırladım. Çocukluğumdaki son vaazı dinlediğim günden bu son ramazana kadar geçen zaman zarfında dünyaya ve ahirete layık ne yaptık, ne işledik? Diye kendi kendime sordum Arkamızda bıraktığımız bu uzun yolda şüpheden, tereddüdden, yeis ve elemden, tatmin edilmemiş iştahlardan ve bir sürü küfür ve maasiden başka ne var? Yüksek, asil ve ulvi sıfatlarına müstahak nasıl bir eser bıraktık? Bu güne kadar bütün ömrümüzün hulasa-i manası hep şür ve şüriş, hep fitne ve nifak değil midir? Elveda ey ramazan, elveda! Asır bizi aldattı, sen bize küstün. Halimiz ne olacak? Nerede şifa, nerede gufran bulacağız? Bu yıl milyonlarca Müslüman’ın gözlerinden çeşmelerden akan sular gibi yaşlar boşanıyor. Senelerden beri çeşmelerden akan sular gibi milyonlarca Müslüman’ın damarlarından oluk oluk kanlar aktı. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye kafi gelir mi? Yakup Kadri Karaosmanoğlu İkdam 14 Haziran 1920 Ramazaniye ‘Oruç’ adlı kapı... Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: Sekiz adet cennette, birçok “Kapılar” vardır. “Beş vakit namaz”ına dikkat eden insanlar, “Namaz” adlı kapıdan cennete çağrılırlar. Kimler de “Sadaka”yı çok vermişlerse şayet, “Sadaka” kapısından edilir bunlar davet. Ve yine bunun gibi, çok “Oruç tutan”lar da, “Oruç” adlı kapıdan çağrılırlar orada. Resulün bu hadisi buyurduğu saatte, “Hazreti Sıddık” dahi vardı o cemaatte. Sevgili Peygambere şöyle arz eyledi ki: (Sadece bir kapıdan çağrılmak zor değil ki. Acaba bir müslüman var mıdır ki dünyada, Kapıların hepsinden çağrılsın aynı anda?) Buyurdular ki: (Evet, vardır öyle kimseler, Onları, her kapıdan davet eder melekler. Ümid ediyorum ki, sen o kimselerdensin, Her kapıdan çağrılıp, cennetlere girersin.) Abdüllatif Uyan Ramazan sohbetleri Mübarek günlerin sonu... Mâmâfih görüyorum ki bu sene “Rü’yet-i hilâl”in muzâaf ve müstesna bir yeri olacak. Zira gökteki o ince bayram hatırlatacak başka bir şey yok... Ne çarşılarda faaliyet, ne şekercilerde hareket, ne terzi dükkanlarında cereyan, hiç, hiç bir tarafta bir hazırlık görülmüyor. Herkes kendisini düşündüren sefâlet içinde boynu bükük, ne giden ramazanın farkında, ne gelen bayramın!.. Eski, mesut senelerin böyle günlerini düşününüz: ramazanın son haftasında kalabalıktan çarşılarda yürüyemezdiniz, işlek caddelerde müthiş bir alış-veriş galeyanı akşamlara kadar devam ederdi. Çok kere mağazaların kapılarında nevbet-i duhûl beklenirdi. Kaldırımlarda piyadeler karıncalanır ve iki kaldırım arasında araba akını gırıldardı. İstanbul’un neresinde bulusak sâit ve cehîr bir hayât-ı neşât ile etrafımızı memlu bulurduk. Hırka-i Şerif alayından sonra camekânların güya sabrı tükenirdi; çocuklardan evvel bayramlıklarını giyerek süslenirlerdi. Evinde avdet eden herkesin koltuğunda paketler şişer ve ellerinde paketler sarkardı. Erkek, kadın, çocuk kim olursa olsun çarşıdan eli boş dönmezdi.. Şimdi kıvrakça mağazalara bakıp yutkunup geçiyoruz. Bu bedbaht senelerin ramazanlarında bakkallar ne büyük ehemmiyet aldı: Sefaletimiz onlara hiç olmazsa vâizler kadar şâyân-ı hürmet buluyor. Şeker onlarda, yağ onlarda, un onlarda, ramazanın ve bayramın bütün levâzım-ı lezzeti onlarda değil mi? Bir bakkalın bir güllaç askısı altında bir gelin gibi kırıtmaktaki hakkını hangimiz inkâr edebiliriz. Bu bâzâr-ı zarurete bir devirde geldik ki arkasında erzak yüklü bir hamal, Dikili ve Çemberlitaşlardan ziyade nazar-ı dikkati celbediyor. Kasap, manav, ekmekçi, ile birlikte bakkal şüphe yok ki sonuna erdiğimiz mübarek ayın erkân-ı erbaası idiler ve görüyorum ki bayramda da mevkilerini muhafaza edecekler... Zira aç karnına giyilmiş bayramlıklar insanın üzerindde biraz kekeler!.. Ramazan gibi bayram da eyvah, kendi üstümüzde görmeyeceğiz. Bize yeryüzünde camekânlar ve gökyüzünde hilâl gösterecek. Onun için bu sene müstesna bir dikkatle mukarrebde hilâl-i ıydı arayalım. Cenap Şahabeddin-1920 Türbe Ziyareti Seyyid Abdullah-ı Şemdînî Kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük âlim ve velîler silsilesinin otuzuncusudur. Bu diyârda Nakşibendî, Müceddidî, Hâlidî kolunun önde gelen temsilcisidir. Küçük yaşta ilim tahsîline yöneldi. Zamânının usûlüne göre ilk tahsîlini gördükten sonra, Irak’ın Süleymâniye beldesine giderek oradaki medresede ilim öğrenmeye devâm etti. Aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip büyük âlim oldu. Daha sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin mânevî nûru ile nûrlandı, kısa zamanda bütün ilimlerde ve tasavvuf hallerinde yetişerek olgunlaştı. Mevlanâ hazretlerinin binlerce talebesi arasında en yükseklerinden oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ona talebe yetiştirmek üzere icâzet, diploma verdi. Sonraları Seyyid Abdullah-ı Şemdînî, Şemdinli civârındaki Nehrî kasabasına yerleşti. Nehrî’de medrese, tekke ve zâviyeler yaptırarak talebe yetiştirmeye başladı. Türkiye, İran ve Irak’ın çeşitli yerlerinden ilim meclisine ve sohbetlerine koşan pek çok kimseyi zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Ömrünü ilim tahsîl etmeye, İslâmiyeti öğrenmeye ve öğretmeye vakfetmiş olan ve pekçok kerâmetleri görülen Seyyid Abdullah-ı Şemdînî hazretleri 1813 senesinde Şemdinli’nin Nehrî kasabasında vefât etti. Osmanlı mutfağından Sakız böreği Kadayif hamîrinden daha suluca kadar-i kifâye (yeteri kadar) dakîk-i hâsdan (has undan) hamîr döküp çalkalayup sonra kubbeli bir sac üzerine kefçe ile (kepçe ile) ol suluca hamîrden kızartmaksızın yufkayı kaldırup birini dahi öylece döküp yine kaldırup bu üslûp üzere bir iki yüz yufka döküle ve sonra münasip bir tepsiyi cüz’î (az) yağlayup beş on yahut on beş yufka tepsiye vaz’ (koyup) ve ince doğranmış soğan ile yağda kavrulmuş kıyma etten yufkanın üzerine vaz’ (döşeyip) ve üstüne cüz’î (az) yağ serpüp furunda ya sac altında kömür ateşi ile tabh ideler. (Pişireler) Ol vadide iki defa tabh olunmagla lâtif çeşni peydâ eder. (O yolla iki kez pişirilmekle güzel bir değişik şekil oluşur.)
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT