BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir bayram hikâyesi

Bir bayram hikâyesi

Kamil Dayı kaşlarını kaldırmış, gözlerini büyük büyük açmış Selim’i dinliyordu: - Fessübhanallah!.. Bak şu işe, diye mırıldanarak merakla sordu: - Eee! Cemil ne istemiş!?.. - Hani yürürken yanıp sönen ayakkabılar var ya, işte onlardan istemiş. - Ne olacak şimdi?



Selim durumu kurtarmak için bir çare arıyordu... Kamil Dayı kaşlarını kaldırmış, gözlerini büyük büyük açmış Selim’i dinliyordu: - Fessübhanallah!.. Bak şu işe, diye mırıldanarak merakla sordu: - Eee! Cemil ne istemiş!?.. - Hani yürürken yanıp sönen ayakkabılar var ya, işte onlardan istemiş. - Ne olacak şimdi? - Annesi, “Ayakkabıyı alalım” demiş, “Asla olmaz. Bana dedem getirecek!” deyip diretmiş. - Bak şu Allah’ın işine. Cenabı hak hayra çıkarsın. Zor bir durum!. Kamil Dayı bir süre önüne bakıp çenesini sıvazladı. Ümitsizce Selim’e dönüp bir çare bulmuş olmak için aklına gelen çareyi söyledi: - Ben sana verdiğim parayla ayakkabıları alsam, götürüp olanları anlatıp, “Bak oğlum deden bu ayakkabıları sana gönderdi” desem nasıl olur? Çok güzel olurdu da, dediğim gibi işin zor tarafı “Dedem gelecek. Onunla beraber bayram namazına gideceğiz. Bana söz verdi” diyor çocuk. Kendisinin gördüğü rüya zaten Kamil Dayı’yı çok etkilemişti. Selim’in anlattıkları ile iyice duygulanarak gözleri sulanmaya başladı. Bir yandan, - Allah Allah... Allah Allah... diyor, bir yandan da gözlerinden sızan yaşları silmek için ceplerinde mendilini arıyordu. Selim erken davranarak çekmecesinden kağıt mendil çıkarıp Kamil Dayı’ya verirken kendisi de bir mendil alıp burnunu silmeye başladı. Aslında bu sıkıntılı zamanda hiç umulmadık bir şekilde paranın geliş tarzı da Selim’i etkilemiş babasına duyduğu özlemi adeta körüklemişti. Erkeklik gururuyla bir süre ertelediği gözyaşını Kamil Dayı’nın iç çekişleri ateşlemiş, tutulamaz hale gelmişti. Bir süre gözyaşları arasında devam eden sessizliği Kamil Dayı’nın dudaklarından dökülen, - Bu ne sevgi Ya Rabbi! sözleri bozdu. Allahın işine bak! Rahmetlinin işine bak! deyip, son kez burnunu silip kağıdı atacak yer ararken, - Ne olacak şimdi? Ne yapacağız ha! Yarın sabah rahmetlinin kılığına mı girsem ne?.. Alacakaranlıkta şöyle görünür kaybolurum, ne dersin? şeklinde çareler aramak gayreti içine girmişti. - O da olmaz dayı!, dedi Selim. Kararlılıkla konuşmasını sürdürdü: Değil alacakaranlıkta zifiri karanlıkta dedesini yüz metreden tanır. Adeta onun kucağına doğdu, onun kucağında büyüdü. Rahmetli, annem vefat ettikten sonra bütün sevgisini ona verdi. Onunla avundu. - Dedesini kaybedince çocuk çok üzülmüş olmalı?.. - Yoo! Üzüldü üzülmesine de; ağlamamaya, hatta neşeli görünmeye çalıştı! - Aman Ya Rabbi ne günler! Şu kısacak zamanda ömrümde hiç görmediğim şeylere şahit oluyorum... Kamil Dayı derin bir iç çekerek sordu: - Böyle bir bağlılığı, sevgiye karşı Cemil’in, dedesi ölünce tepkisiz kalması biraz tuhaf değil mi? - Biz de merak edip bir ara “Cemil dedeni özledin mi?” diye konuyu açtığımızda, çocuğun söylediklerine şaşırdık kaldık; diye anlatmaya başladı Selim: - Cemil’in anlattıklarına bakılırsa, aslında bugün yaşadıklarımızın temeli, rahmetlinin sağlığında Cemil’le yaptığı anlaşmaya dayanıyor... Annesiyle ben, oğlan dedesine çok bağlandı, Allah gecinden versin, Cemil büyümeden ahirete göç ederse çocuğu nasıl alıştıracağız diye endişe içindeydik. Babam da aynı endişeleri taşıyormuş ki, geçen bayram annemin kabir ziyaretine gittiğimizde Cemil’e şöyle demiş: “- Bak oğlum ben babaannemi çok özledim. O da beni özlemiştir. Hem bu dünyadaki vaktim tamamlandı. Herkes gibi benim de gitme zamanım geldi. Dedem toprağın altında yapayalnız kaldı diye üzülme. Oraları çok güzeldir.” Cemil hemen atılmış: “- Dede madem güzel, ben de geleyim!?” “- Dedim ya oğlum oraya vakti gelen gider. Hem sen Allah ömür verirse benim gibi torunlarına arkadaşlık edersin. Annelerin babaların pek vakti olmuyor. Kardeşlerin gelirse onlara da arkadaşlık edersin. Beni üzmek istemiyorsan sakın ben gittim diye üzülme. Tamam mı?” Cemil yine sormuş: “- Seni çok özlersem ne olacak?” “- Allah’a dua et, beni iste, Allah’ın izniyle gelirim” demiş dedesi. Kamil Dayı; “- Çocuk bu, zamanla unutur” diye mi, düşündü acaba rahmetli bu sözü verirken? dedikten sonra yine kendi kendine cevabını verdi: Yok, yok; hiç zannetmem. Bir hikmeti olmalı!? - Bilemiyorum artık, dedi Selim ve devam etti, biz hanımla şöyle bir şey düşündük: - Yarın sabah onu uyandırmayacağız. Uyanınca “Oğlum deden geldi. Seni uyandırmaya kıyamadı. Ayakkabıları bırakıp, torunuma selam söyleyin, benim acele gitmem gerek, öbür dünyada da bayramlaşma var onlara yetişeyim, deyip gitti” diyeceğiz. Kamil Dayı konunun “bamteli”ne bastı: - Ya sizden önce uyanırsa ne olacak, ha!.. - Hanıma böyle deyip teselli ettim ama, bu ihtimal kafama takılmıyor değil. Fark ettirmeden vitamin deyip uyku ilacı mı versek diye düşünüyorum. Kamil Dayı saatine baktı, oturduğu yerden kalktı. Selim’in dediğini onaylamıyor gibiydi: - Hadi kalk! İftara az kaldı. Ayakkabıyı alıp anca eve gidersin. Yolda konuşuruz. Selim’le Kamil Dayı bir süre birlikte yürüdüler. İkisi de düşünceliydi. Yollarının ayrılacağı köşeye gelince Kamil Dayı, babacan bir tavırla elini Selim’in omzuna koyarak: - Bak oğlum! Olay, ilahi bir su gibi akıyor. Önüne suni engeller çıkarmayalım... dedi durdu. ¥ DEVAMI YARIN YAZAN: İbrahim A. ŞAHİN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT