BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Vatan Turkiya miman!

Vatan Turkiya miman!

Haritalar, pusulalar, kaybedilen yollar, mayın endişesi ile girilen sahralar... Alışamadığın gıdalar, içemediğin sular, tanımadığın hastalıklar ve etrafına düşen bombalar... Cesetler, yaralılar, ağıt yakanlar... Dondurucu soğuk, dayanılmayan uykusuzluk ve bitirici yorgunluk... Hepsi abonelere sıcak haber geçebilmek için...



Haber deyip geçmeyin, kolay hazırlanmıyor. Bilgi bir yerlerden akıyor da, belgeleyinceye kadar göbeğiniz çatlıyor. Bütün işleriniz rast gitse bile İstanbul gibi bir yerde sıradan bir toplantıyı takip etmek koca gününüzü alıyor. Bazen kimsenin konuşmayacağı ve resimden kaçacağı tutuyor, oraya buraya koşturup durmaktan tükeniyorsunuz. Haydı kameraları, sehpaları, bataryaları, kabloları, spotları bir yana bırakın teyp, telefon, telsiz, makine, objektif ve flaşın tıkıştırıldığı çanta bile omuzunuzu koparıyor. Yayından sonrası ayrı dert. Siz her ne kadar kelimeleri cımbızla seçseniz ve kimseyi kırmamaya özen gösterseniz de alınanlar oluyor. Telefonunuzun her çalışında “yine kimin nasırına bastık” demek yok mu, inanın midenize kramplar giriyor. Meğer bunlar dert filan değil, leblebi çekirdekmiş. Afganistan’da öyle günler yaşıyorum ki yukarıdaki sıkıntılar bile burnumda tütüyor. Çile Yeşilköy’de başlıyor Afganistan’a gidecek ekibe gönüllü katılıyorum. Zira bu coğrafya kendimi bildim bileli merakımı çekiyor. Herkes bavulunu verip uçuş kartını alıyor ama biz bankonun önüne yaklaşık bir tonluk malzeme koyunca adamların gözleri büyüyor. Parasıyla değil mi? Cezamız neyse söylesinler alsınlar. Öyle değil işte. Bu uçak Kurtalan Ekspresi değil ki rastgele yüklensin. Nitekim dediğimize geliyor her ilave kiloyu ince ince hesap edip, faturayı önümüze koyuyorlar. Hasılı daha yola çıkmadan beş bin dolar buhar oluyor. Diyeceksiniz ki “Bagaj, bilet derken minik bir servet gitti bile” Bu daha ne ki. Yurt dışında haber kovalıyorsan, hele hele koca bir canlı yayın aracını peşinden sürüklüyorsan, kucakla dolar taşıyacaksın. Batılı gazeteciler milleti çok kötü alıştırmışlar. Her attığınız adıma para kesiyorlar. O günlerde Afganistan hava meydanları ulaşıma açık değil, mecburen Asya’yı dolanacağız. İlk durağımız Almaatı oluyor. Yazışmalar, çizişmeler, didişmeler derken Kırgızistan üzerinden Tacikistan’a varıyoruz. Bişkek ve Osh’da çok oyalanmıyoruz ama Duşanbe’yi düşen bilir. Evraklar geliyor, gidiyor, sonra bir daha gidiyor bir daha geliyor. Habire kağıt doldurup, fotoğraf yapıştırıyoruz. Kaç tane imza attığımı sayamıyorum. Adamlar geçimin yolunu bulmuşlar, tek mührü 50 dolara basıyorlar. Ortalık gazeteci kaynıyor ama herkese “bekle” deniyor. Neden ve ne kadar bekleyeceğimizi kimse bilmiyor. Bu arada Pakistan’daki diğer canlı yayın aracımız Peşaver çemberini aşmaya çalışıyor. Ama biz ismimizi kullanıyoruz (sevinerek görüyoruz ki İHA Asya’da yakinen tanınıyor). Kâh sırt sıvazlayarak, kâh gürültü çıkararak diğerlerine fark atıyor, bir gece ansızın sınırdan sızıyoruz. Deniz büyüklüğündeki Amu Derya nehrini uyduruk bir salla geçip Afganistan topraklarına giriyoruz. Önümüz uçsuz bucaksız sahra, ortalıkta ne yol var ne tabelâ. Elimizdeki haritaya bakarsanız bir süre nehir kıyısında ilerlememiz gerek. Biz de öyle yapıyoruz. İ merdume Muslimane! O gece ne kadar ilerliyoruz bilemiyorum, bir ara mola veriyoruz. Nasıl lacivert bir gökyüzü var anlatamam. Hani parlament mavisi derler ya tam öyle. Bir ara etrafımızda uğultular geliyor. Sesler yaklaşıyor, yaklaşıyor ve bizi çembere alıyorlar. Ay ışığında namlular cam gibi parlıyor. Adamlar peşlerinden gelmemizi işaret ediyorlar, gidiyoruz. Zemin perişan, güya ayağımızda bot var ama içleri vıcık vıcık balçık doluyor. Burası alabildiğine uzanan bir arazi, etrafında gölgesi mor dağlar uzanıyor. Nitekim bir kıl çadırın önünde duruyoruz. İçeriden gaz lambasının ışığı sızıyor. Diğerlerini yararak ilerleyen bir adam karşımıza dikiliyor ve “Pasport biti” diyor. İster misin Afganistan’a henüz girebilmişken yüzgeri çevirsinler. Bu ihtimali düşündükçe dizlerimiz titriyor, dudaklarımız uçuklamalı oluyor. Nasıl dua ediyoruz anlatamam. Adam eliyle kıl çadırı işaret ediyor. Alçak kapıdan eğilerek giriyorum. Üç adam hasır üstünde bağdaş kurmuş oturuyor, çay içip sohbet ediyorlar. Bunlar komutan olmalı. “Selamün aleyküm” diyorum, yüzleri aydınlanıyor. Hele pasaportumuzdaki Türk bayrağını görünce bir sarılmadıkları kalıyor. Dışarı çıkıp kalabalığa sesleniyorlar. “İ merdume Muslimane, vatan Turkiye, miman!” Özellikle “miman” kelimesi çok önemli, adamlar bizi “misafir” ilan ediyorlar. Artık “resmen” Afganistan topraklarındayız. Arkadaşları yine önde ve farklı olmanın heyecanı sarıyor. Bizim emektar Terrano şu coğrafyadaki ilk ve tek canlı yayın aracı. Dünya televizyonlarının yapamadığını yapıyor, devleri imrendiriyoruz. Tanklarla dans O gece 4 saat kadar yol alıyoruz. Katettiğimiz mesafe 25 km filan. Yağmur kesiliyor, hava açılıyor. Ortalık mis gibi toprak kokuyor. Bulduğumuz ilk çamursuz yerde duruyor, yıldızları seyrederek uykuya dalıyoruz. Ancak şafak sökmeden gürültü başlıyor. Önce karşılıklı topçu atışları duyuluyor, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte B-52 bombardıman uçaklar geliyor. Hani, artçı depremler olur ya. Onları aratmayan bir sarsıntı sürüp gidiyor. İşin enteresan yanı kimin kime saldırdığını anlayamıyoruz. Hem biz hangi tarafa sığınacağız? Tankla tur atan savaşçılardan biri “Haydaa, nerden çıktı bu araba?” dese yanmışsın. Afganistan’da girdiğimiz ilk kent (Eğer buna kent denilirse)Tahar Eyaleti’ne bağlı Hocabahauddin. Şehir 50 yıl evvelki Anadolu köylerini andırıyor. Tek katlı toprak evler, atlılar, eşekliler, karasabanla tarla sürenler ve yarısı yalınayak bir ordu çocuk. Savaş mesafeleri 10 ila 30 kilometre arasında değişen mevzilerde bütün hızıyla sürüyor. Ama halkın umurunda bile değil. Çarşı pazar yine hareketli. Esnaf tezgah açıyor, kadınlar çamaşır yıkıyor, çocuklar oyunlarına devam ediyorlar. Arasıra hedefini şaşırıp şehrin kıyılarına düşen mermiler de olmasa, çatışmaları dikkate alan yok gibi. Üzerinden barut kokusu gitmeyen ülkede, savaş hayatın ta içinde. Sarardı benim dünyam Afgan beldelerine açık kahverengi, (sarı da sayılabilir) bir renk hakim. Bu ülkede taş taş üstünde durmadığından dönüp dolaşıp toprağa geliyorlar. Bahçeler duvarlar, yollar neyse de evler ve dükkanlar bile topraktan. Sarı tüm zemine hakim, toprak bütün sahnelere dekor oluyor. Bu, pudrayı andıran toz yapışkan mı yapışkan. Elimize, yüzümüze, elbiselerimize bulaşıyor ve tez günde onlara benziyoruz. Haydi saç baş yıkamak kolay ama hassas cihazlarımız bu toz işinden hiç hazzetmiyorlar. Sanırım elektrik bu şehre hiç uğramamış. Bizim için önemli değil ama bataryaların şarjı gerek. Bu yüzden jipimiz dev gibi bir jeneratör çekiyor. Benzin pis ama ucuz. Enerjiden yana derdimiz olmuyor. Gelelim suya. Nehir kenarlarında elbette mesele değil. Ama merkezi yerlerde kuyulara mahkumsunuz. Bölge, yer altı madenleri yönünden oldukça zengin olmalı. İçtiğimiz suyun sertlik derecesi kırk çıksa şaşmam. Demir, bakır, kükürt ne kadar maden varsa hepsi içinde ve metal metal kokuyor. O da bir yana deniz suyu gibi tuzlu. Eğer yorgunsanız içiliyor ama çayın tadı kaşık kaşık şekerle bile doğrulmuyor. Çay dediysek tabii ki kök çay. Afganlılar bunu fincanlarla içiyorlar. Savaşa aldırmıyorlar Afganistan’da bakkallarda 10-15 bilemedin 20 kalem ürün satılıyor. İran’dan gelen pamuk yağı, salça ve sabun ilk göze çarpanlar. Sigara (sadece tek marka) ve çay bulmanız da mümkün. Bu arada irmiğin makarnada ne kadar önemli bir unsur olduğunu anlıyorum. Bunlarınkini iki tıkırdattın mı bulamaca dönüyor. Mahalle aralarında kasap ve fırınlar, bahçe kenarlarında sebze satanlar var. Hasılı yiyecekten yana derdimiz olmuyor. Her ne kadar TL’nin konvertibl olduğu söylense de burada geçmiyor. Para birimleri Afgani, liramızdan 56 kat daha kıymetli. Afganiler iki çeşit, kuzeyde Cümbüşi kullanılıyor, güneyde Devleti. Kağıt üzerinde ikisi de aynı ama Devleti daha makbul tutuluyor. Uzun bir arayıştan sonra ilk haftamızı geçirdiğimiz evi buluyoruz. Biraz eski ve kirası da tuzluca ama, idare ediyor. Yere birkaç hasır atıyor, pencerelere yanımızda getirdiğimiz naylonları geriyoruz, işte odamız hazır. Artık bizim de dört duvarı olan bir sığınağımız var ve haber koşturmaya başlayabiliriz. Nitekim cephelerden intikal eden ilk yaralıları ve Taliban esirlerini görüntüleme imkanı buluyoruz. Şimdi sıra kanlı çatışmaların yaşandığı cephe hattına girmeye geliyor.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT