BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > DİYALOG

DİYALOG

Simitlerimizden küçük küçük parçalar koparıyor martılara atıyorduk. Onlarda havada iken ağızlarıyla yakalıyorlardı, bu da bize büyük bir zevk veriyordu. Kendimizce hem oyun oynuyor, hem de martıları doyuruyorduk.



Bir dostu yitirmek Simitlerimizden küçük küçük parçalar koparıyor martılara atıyorduk. Onlarda havada iken ağızlarıyla yakalıyorlardı, bu da bize büyük bir zevk veriyordu. Kendimizce hem oyun oynuyor, hem de martıları doyuruyorduk. Ama Erol seçtiği martıya bir türlü simit atamamıştı. Diğer martılar gagalarını açarak simit parçalarına ulaşıyor, bunları büyük bir afiyetle midelerine indiriyorlardı. Erol yavaş yavaş sinirleniyordu ki simiti bitti. bu sefer bana dönerek adeta yalvarırcasına simitinden biraz versene dedi. Kalan simiti ikiye böldüm. Bak bak yine benim martım geldi diyerek heyecanlandı. Ben aynı martı olduğunu sanmıyordum, ama kırılmasın diye sesimi çıkarmadım. Çünkü martılar çok kalabalıktı. Simitini kapan takla atarak arkalara doğru gidiyor yerine yenileri geliyordu. Üstelik hemen hemen hepsi birbirlerinin aynısıydı. Simitlerimiz bitti. Bizi bir suskunluk kapladı. Erol martısına simit atamadığı için üzgündü. Yirmi beş kuruşumuz daha olsaydı bir simit daha alırdık dedi. Öğle vakti okuldan gelince biraz ders çalışıp öğretmenlerimizin verdiği ev ödevlerini yarım yamalak tamamlar, sonra ikindi üzeri soluğu taş köprüde alırdık. Erol ile çok iyi anlaşıyorduk. İkimiz de fakir aile çocukları idik. Erol benden daha zayıf ve çelimsiz olduğu halde hareketli ve hiçbir şeyden korkmayan cesur bir insandı. Bundan gurur duyar kendimi emniyette hissederdim. Okuldaki ve mahalledeki çocuklar bu yüzden bize hiç karışmazlar, hep iyi geçinmeye çalışırlardı. Kış aylarında en çok sevdiğim yer taşköprüydü. Hoş şimdi Adana’da kışlar ılıman geçiyor ama o zaman kış ayları daha soğuk oluyordu, ya da çocuk olduğum için bana öyle geliyordu. Taşköprü bu mevsimde çok kalabalık olurdu. Büyük küçük herkes demir parmaklıklara abanarak martılara ekmek ve simit atarlardı. İşte bu da oyunumuzun bir parçası gibi biz de orda bulunurduk. Tenefüslerde özellikle harcamadığımız 25 Kuruşluklarımız burada martılara kısmet olurdu. Martıların kanat çırpmaları, çığlıkları, havanın her an yağmur yağacak gibi kapkara bulutların üzerimizde dolaşması, nehrin köprü ayaklarına çarparak, köpük köpük ikiye bölerek ses çıkarması, poyrazın yüzümüze kamçı gibi çarpması beni çok heyecanlandırdı. Kendimi böyle bir atmosfer içinde başka bir alemde hissederdim. Burada bulunmayı çok seviyordum. Yazları oyun bolluğundan çok ne olabilirdi ki, o zamanın taş sokaklarında Kulüp, Harman Yenice, Sipahi, Bahar gibi sigara paketlerini toplar bunların ön resimli yüzlerini keser yere yuvarlak bir çizgi çizerek içine koyardık. Her sigara resmine ayrı bir sayı koyar biraz ilerisinden çizdiğimiz bir çizgiden elimizdeki yassı bir taşla o kağıtlara isabet ettirip dairenin dışına çıkarmaya çalışırdık. Kibrit kutularından trenle makaralardan araba, gazete kağıtlarından toplar yapardık ama şimdi ne o taşlı sokaklardan eser kaldı, ne de böyle icat edilen oyunlar. Ayrılık anı Yıllar çok hızlı geçiyordu. Erol ailesinin de desteğini alarak Haruniye’de bir yatılı lisede okumaya karar vermişti. Bu onun için bulunmaz bir fırsattı. Ben Adana’da kalmaktan son derece tedirgindim. Çünkü Erol yanımda olmayacaktı. Erol ise saf saf güler bana moral vermeye çalışırdı, beni güldürmek için elinden ne geliyorsa onu yapıyordu. Şunun şurası ne ki yazın yine beraber olacağız diyerek neşeli görünmeye çalışıyordu. Ama görüyorum ki onunda gözlerinde ayrılık hüzünleri vardı. Hiç ağladığını görmediğim arkadaşım babasından dayak yediği zamanlar bile dik ve mağrur duran arkadaşım şimdi ağlıyordu. Her ikimizinde gözlerinde yaşlar, birbirimize sarılmış, kenetlenmiştik. Zorla ayırdılar birbirimizden, zaman zaman hâlâ düşünürüm acaba uzun zaman birbirimizi göremeyeceğiz diye mi yoksa beni düşünerek bana acıdığı için mi ağladığını. Erol’la mektuplaşma dönemi başlamıştı. O mektuplarında öğrencilerle ve öğretmenleriyle olan ilişkilerini anlatır, günlerinin nasıl geçtiğini yazar uzun uzun derslerinden bahsederdi. Her mektup ayrı bir heyecandı. Postacının yolunu gözlerdim. Uzun uzun yazılan hasret kokan mektuplar döşerdik birbirimize. Erol’un annesi beni çok seviyor, oğlunun yerine koyuyor, öpüp okşuyordu. Erol’un sevdiği yemekleri bana yediriyor, “Erol gittiyse sen varsın, sen de Erol’un bir parçasısın” diyordu. Bu gururumu okşuyor ve çok seviniyordum. Acı haberle yıkıldım 19 Mayıs bayramına hazırlık provaları sırasında Erol, yaptığı yanlış bir hareketle boynunun üzerine düşmüş ve boynu kırılmıştı. 3 gün yaşam mücadelesinin ardından ne yazık ki hayata yenik düşmüştü. Fakirliğin burada da sözü geçmiş, cenazesini getirememişler ve oraya gömmüşlerdi. Ben uzun zaman kendime gelememiştim. Boşluğa açılan pencere gibi hâlâ o günleri nasıl geçirdiğimi hatırlayamıyorum. Ama çocukluk ruhumdaki o sevgisi, dostluğu hiçbir zaman kaybolmadı. Ne zaman bir martı görsem yüreğimdeki acı tazelenir. 19 Mayıs bayramlarında da durum aynıdır. Erol sanki yanı başımdadır, martıları benimle seyrediyordur. Allah rahmet eylesin... > Mustafa HAVAYİOĞLU / ADANA Ankara’nın geceleri Ankara geceleri mahzun ve kederli Bitmek bilmez geceler, zaman sinmiş sokağa Yıldızlar Ankara Kalesi’ne toplanmış halay çekerler Neşelensin diye bulutlu ve kederli geceler Bir garip yatar gençlik parkında Diğeri tütün çeker derinlere dalarak Gözleri ufukta kaybolur sessiz ve titrek Yok olmuş umutlarla ve fersiz gözlerle seyrederek. Ankara geceleri mahzun ve kederli Umutsuz bekleyişlere gebe, haykırışlar sinesinde Yaşlı adam pencerenin kenarından bakar Ankara’ya Gözleri nemli Kimi ağlar kimi güler Ankara gecelerinde Sevgi ve nefret el ele sanki aynı hecede Gece her şeyi örter Ankara’da günahı ve sevabı Bir çarşaf gibi. Bir kadın koşarak geçer caddeyi telaşla Evine geç kaldığı muhakkak Onun derdi ekmek parası. Hayın gece pusu kurmuş Ankara’da Büyük tuzaklar var masum sevdalara Bir çocuk ağlar feryat ederek, Feryadı çıkar ayyuka Gökleri delerek Sıcak bir gülüşe muhtaç, şefkate muhtaç Ankara geceleri verir mi ona bunlar bilinmez Bilinen o ki geceler uzun ve bitmek bilmez. Bir tarafta neşe diğer tarafta hüzün var Ankara’da Bir perde var aralarında kalın ve sert aşılmaz Tezatlar Ankara gecelerinde cirit atıyor Umutsuzluğu umut olan nice yürekler sönüyor. Kaldırımlar sessiz gecelerinde Tek tük ayak sesleri duyulur, Neon ışıkları karanlığı deler bir çift göz gibi Gecelerde saklı yarasaların sesleri duyulur Bir biçare oturmuş kaldırıma Baygın gözlerle bakar ışığa Neden parlamaz bu ışık bana diye düşünür. Ankara geceleri farklıdır anam Bir tarafta tamtam dansları kaygısızca Beride zavallı sükunet. Kızılay insanlarını arar gecelerinde Sessizlik çökmüştür bir çığ gibi Sakarya’ya Bir ses duyulur derinde iniltimi ne? Derinden çekilmiş sigaranın dumanını üfürür havaya Kelimeler boğuk yürekler esir Ankara gecelerine esir > Süleyman Sami
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT