BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bayramda da sahipsizler

Bayramda da sahipsizler

O zaten et yemenin ne olduğunu bilmiyordu. Et yemek o aileye sanki Süreyya yıldızı kadar uzaktı...



Birkaç gündür, sekiz yaşındaki torunu sevinç içindeydi Elmas Türkmen Teyzenin. Kurban Bayramı yaklaşıyordu. Evlerinin önünden her kurbanlık hayvan geçişinde çocuğun heyecanı ve arzusu tazeleniyordu. Hem otuzbeş yaşındaki dul annesine, hem altmışbeş yaşındaki dul anneannesine birden sesleniyordu: -Ne olur kurbanlıklara bakmaya gidelim. -Kızım elin kurbanlıklarına ne diye gidelim. -O zaman biz de kurbanlık alalım? -Neyle alacağız? Paramız mı var? Minik çocuk, her arzu ve hevesinde, önüne aşılmaz bir engel olarak çıkan parasızlığa bir kere daha teslim olmanın mahzunluğuyla boynunu kurbanlıklardan geri çevirip başını önüne eğdi. Onun derdi et yemek miydi? Hayır!. O, çocuklar adına söz söyleyen, “Çocuklara kurban kesimi izlettirilmesin” diyen, çocukluğunu unutmuş nice büyüklere rağmen, kurbanlıklara bakamıyacağına üzülüyordu. Nasıl üzülmesindi? Kurban alan aile çocukları, babalarının gözetiminde, mini mini kurbanlıkların kınalı tüylerine elliyorlar, kirli iplerinden korka çekine çekiştiriyorlar, onlara kendi minik elleriyle bir parça ot ya da ekmek verebilmenin inanılmaz mutluluğunu doyasıya yaşıyorlardı. Kurban kesimini yapacak olan amcaların hareketleri, getirilen tekbirler ve hayvanın bıçak altına yattıktan sonraki inanılmaz teslimiyeti ve Allah rızası için akıtılan kan, minik kalpler de dahil tüm yüreklerde menevi bir atmosferin dalga dalga yayılışı gibi merhamet ve duygunun zirvesini yaşatıyordu. “Mübarek hayvan” oluyordu çünkü kesilen kurban. Sanki o işlemler mübarek olmanın töreniydi. O çocuk bile hissediyordu tüm bunları... O an bir kişi gelip de sorsaydı kendisine, dünyanın en güzel lunaparkında eğlenmek mi istersin, yoksa kurbanlıklara mı bakarsın? Cevabı elbette “kurbanlıklara bakarım” olacaktı. Ah bir babası olsaydı hayatta... İnan ki, kuru ekmekten oluşan sofralarda gelmiyordu babası aklına. Sabah erkenden kalktığında da... Ah şu bayram günlerinde babasız olmasaydı, başka bir şey istemezdi. İç çekmesi biraz da babasızlığınaydı. Babası olsaydı onlara mutlaka kurban alırdı. Hatta dedesi olsa bile... Ama o şimdi evlerinde erkek olmayan bir yetim çocuktu. Elmas teyzenin torunu kurbanı bu kadar arzuluyordu ama et yemek için mi? Hayır hayır. O zaten et yemenin ne olduğunu bilmiyordu. Et yemek o aileye sanki Süreyya yıldızı kadar uzaktı. Hatta o yavrucak, kurban kesildikten sonra kurban etinden fakirlere dağıtıldığını bile bilmiyordu. Çünkü aklı erdi ereli üç kurban bayramının üçünde de böyle bir olaya şahit olmamıştı. Bilmezdi kurban etinden fakirlere verilmesinin sevabını. O sadece kurbanlıkları seyretmek istiyordu. Kimbilir et verildiğini bilse, bu üzüntüsü, gönül burukluğuna dönüşür müydü? Tabii ki o burukluk da annesi ve anneannesi tarafından yaşanıyordu. Kaç bayramdır ne bir lokma pay gelmişti kapılarına ne bir ziyaretçi? Onlar, kömür diyarı Zonguldak’ta tren rayı kenarındaki topladığı kömür artıkları ile ısınmaya, topladığı eski kağıt parçaları, şişeleri, kutuları satarak ekmek almaya çalışıyorlardı. Hatta ilginçtir, televizyon reklamında gördükleri sucuk, torun tarafından hiç bilinmediği için, otomobil lastiği reklamından farksızdı. Çünkü lezzetini bilenler için anlamlı olabilirdi o reklam. O bakımdan, ne bu reklamların ne de mangalda et kızartarak şov yapan ünlülerin, kendi hayatlarında yeri yoktu. Tamam da, Kurban bayramı dolayısıyla kurban kesen kimselere ne olmuştu? Ne hale gelmişti güzel dinimiz? Ne hale gelmişti insanlarımız? Belki yılda bir kez, o da Kurban bayramında et girecekti ağızlarına. Ama herkes kendine mi kesiyordu kurbanı ne? Yıllar vardı ki, Kurban bayramında bile et yememişti nice aile? O yüzden bayram kelimesi Elmas nine için eski bayramları hatırlatmaktan öte bir anlam ifade etmiyordu. Her bayram geldiğinde gözleri dolu dolu mırıldanırdı eski bir türküyü: “Bayram gelmiş neyime, anam anam garibem/ Kan damlar yüreğime, anam anam garibem.” O yine bir lokma ekmek için, avuç avuç kömür tozlarını toplayıp, kömür yapmaya, onları satarak bir lokma ekmek almaya uğraşmayacak mıydı? Bayram gelince biri mi çalacaktı kapısını? Sordular kendisine: -Kimsin sen teyze nesin? -Ben mi? Dünyanın garibiyim oğlum. -Kimin kimsen yok mu? -Şu otuzbeş yaşında dul kalan kızım ve sekiz yaşındaki torunumdan başka hiç kimsem yok hayatta. -Kurban eti veren oldu mu size? -Ah yavrum biz kurban etini çoktan unuttuk. Bir ekmek parasına muhtacız ekmek parasına. Muhabirimiz oradan ayrılırken gözleri dolu doluydu. Kimbilir, televizyon kanallarında sırf dikkat çeken bir konu olduğu için reyting yapar da, reklam alınır, dolayısıyla para kazanılır düşüncesiyle “kurban”dı “değildi” tartışmalarını yapanların; yine sırf şöhret olma arzusuyla ekrana çıkıp aykırı cevaplar vererek dikkat çekme sevdasında olanların, öte tarafta inançları gereği kurban kesen ama metropol şehirlerde yaşamanın verdiği bir korkunç alışkanlıkla, “Kurban bayramı”nda yaşanması ve yaşatılması arzulanan “sevinç duygusu”nu dahi, bencilce, sadece kendine saklayanların Elmas teyzeden ve torununun halinden anlaması ne kadar mümkündü? Ve tabiri caizse sırça saraylarda ahkam kesen merhamet istismarcılarına rağmen, kaç Elmas teyze, kaç yetim torun, kimbilir kaç bayram boyunca hüzün öğütüyordu.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT