BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ŞEHR-İ RAMAZAN

ŞEHR-İ RAMAZAN

Resûlullah efendimizin "Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, ben de Ebû Bekir'in kalbine akıttım" diye buyurduğu Hazreti Ebû Bekir, Eshâb-ı kirâmın içinde en yüksek ilme sâhip olanıydı. Yaşadığı zamanda Kureyş'in en büyük âlimi olarak tanınan Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah efendimizin çok feyzlerine kavuşmuş, Kur'ân-ı kerîmin mânâsına ve hakîkatine âit bütün bilgileri bizzat O'ndan almıştı.



İlmi çok yüksekti Hazret-i Ebû Bekir, Eshâb-ı kirâmın içinde en çok ilim sahibi olanıydı. Resûlullah efendimiz; "Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebû Bekir'in kalbine akıttım." diye buyurduğu Hazreti Ebû Bekir, her ilimde müracaat kaynağı olmuştu. Resûlullah efendimiz bir meselede Eshâb-ı kirâm ile istişare ederken Hazreti Ebû Bekir'i sağına, Hazreti Ömer'i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hazreti Ebû Bekir'in ilmi o kadar yüksekti ki Eshab-ı kirâm'ın en yükseklerinden olan Hazret-i Ömer, Peygamber Efendimizin Hazret-i Ebû Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı. Hazret-i Ömer bir gün geçerken, Resululah'ın Hazret-i Ebû Bekir'e bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra başkaları da gördü, gördü ise de gidip dinlemeye çekindiler. Ertesi gün Hazret-i Ömer'i görünce; "Ya Ömer, Resulullah dün size bir şeyler anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim" dediler. Çünkü O daima, "Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!" buyururdu. Hazret-i Ömer, "Dün Hazret-i Ebû Bekir Kur'an-ı Kerim'den anlayamadığı bir âyetin manasını sormuş, Resulullah da ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey anlayamadım." dedi. Çünkü o iki cihan serveri, Hazret-i Ebû Bekir'in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Kur'ân-ı kerîmin tefsiri için lâzım olan bütün ilimler, Hazret-i Ebû Bekir'de mevcuttu. Arap dilinin belâgatına vakıftı ve gayet güzel konuşurdu. Resûlullah efendimizin çok feyzlerine kavuşmuş, Kur'ân-ı kerîmin manasına ve hakikatine ait bütün bilgileri bizzat O'ndan almıştı. Hazret-i Âişe'nin rivâyetine göre Hazret-i Ebû Bekir; beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf sakin bir zat idi. İslâm'dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Hazreti Ebû Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile eshâb içinde hep ilk sırada yer aldı. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış, vefat ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka bir şey bırakmamıştı. Resûlullah efendimizin kendisi için; "Ebû Bekir'in imanı bütün müminlerin imanları ile tartılsa, Ebû Bekir'in imanı ağır gelir." diye buyurduğu o mübarek zat, diline hakim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübârek ağzına taş koyar, mecbur olmadıkça asla dünya kelamı söylemezdi. Hilâfeti iki yıl üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hazret-i Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiş, devlet idaresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur'ân-ı kerîmin bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemişti. Peygamber efendimizin, âhirete teşrif ettiği sene, Halife Ebû Bekir ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Zeyd bin Sâbit'in başkanlığındaki bir heyete, bütün Kur'ân-ı kerîmi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuz üç bin sahabi bu mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullah'ın vefatından sonra her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Bir gün kızı Aişe-i Sıddıka hazretleri bu zayıflama sebebini sordu O'na. Cevabında, "Beni Muhammed Aleyhisselâm'ın ayrığını böyle zayıflattı" buyurdu. Ebû Bekir-i Sıddîk hazretleri, vefatı ânında Hazreti Ali "radıyallahü anh" dedi ki, benim canım, benim gözümün nuru ve benim dostum ve benim azîzim. Benim vefatım yakınlaştı. Beni o, Resûlullah hazretlerini yıkadığın mübârek ellerinle yıka, kefene sar ve tabut üzerine koy. Cenazemi Resûlullah Hazretlerinin Ravda-i mukaddeselerinin kapısına koy. Ve de ki, yâ Resûlallah! Ebû Bekir kapıdadır. İçeri girmek için izin ister. Eğer kilit anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i âlemin mübârek arkası yanına defnedin. Eğer kilit açılmazsa, beni Baki kabristanına götürüp, garipler kabristanına defnedin. Hazret-i Alî buyurdu ki, yâ a'râbî, o halîfe-i Resûlullah olan Ebû Bekr-i Sıddîk dünyadan göçtü. Vasiyyetini yerine getirip, techiz eyledim. Ravda-i mukaddese kapısına götürdüm. İzin istedim. O saat kilit kendiliğinden açılıp, bir ses işittim ki, "Habîbi habîbe kavuşturun. Habîbini çok özlemiştir" diyordu. Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn, Hakikât Kitabevi İslamda ruhban sınıfı yok Amerikalı Albay Donald Rockwell hayatı boyunca birçok Müslüman ülkeyi dolaşıp İslamı tanımaya çalıştı. İslamın bütün güzel hasletlerinin yanında en çok etkilendiği şey Müslümanlar arasında ruhban sınıfının olmamasıydı. Müslümanlığın çok mantıki ve sade oluşu, camilerin insanı kendine çeken cazibesi, bu dine mensup olanların, dinlerine büyük bir ciddiyyet ve muhabbet ile bağlanmış olması, bütün dünyada Müslümanların günde beş defa aynı saatte büyük bir saygı ve ihlas ile secdeye kapanışı, İslam’da ruhban sınıfının olmayışı benim üzerimde çoktan beri büyük bir tesir yapmıştı. Fakat bunlar, benim Müslüman olmam için kâfi gelmedi. Ben ancak, İslam dinini iyice tetkik ettikten ve onda güzel, faydalı bir çok hususlar bulduktan sonra Müslüman oldum. Hayata ciddiyet, fakat aynı zamanda tatlılıkla bağlı olmak, işlerde müşavere etmek, insanlara daima merhamet ve şevkat ile muamele etmek, yoksullara yardım etmek, ilk defa olarak kadınlara da mal sahibi olma hakkını vermek gibi, o zamana göre en muazzam medeni inkılaplar, Muhammed Aleyhisselâmın kısa ve veciz sözleriyle ne güzel ifade edilmiştir! Muhammed aleyhisselâm aynı zamanda "Allahü teâlâya tevekkül, itimat et, fakat deveni bağlamayı unutma!" sözleri ile insanlara, Allahü teâlânın kullarından evvela, her türlü tedbire başvurmalarını, icap edeni yapmalarını ve ancak ondan sonra, Allahü teâlâya tevekkül etmelerini emrettiğini bildirmektedir. O halde, Avrupalıların iddia ettiği gibi, İslâm dini, hiçbir iş yapmadan, her şeyi Allahü teâlâdan bekleyen miskinlerin dini değildir. Ben, Müslüman memleketlerinin hemen hepsini ziyaret ettim. İstanbul'da, Şam'da, Kudüs'te, Kahire'de, Cezayir'de, Fas'ta ve sair Müslüman şehirlerinde, bütün hakiki Müslümanların bu kaidelere riayet ettiklerini ve bundan dolayı hayatta huzura kavuştuklarını bizâtihi gördüm. Herkese Lâzım Olan İman, Hakikât Kitabevi Sevgili Peygamberim Çocukken de farklıydı Sevgili Peygamberimizin, üç-beş yaşlarında bile hususi bir hali vardı. Tekbir getiriyor ve Allah'a hamd ediyordu. Esrarlı bir ciddiyet, ağır başlılık diğer çocuklardan ayırıyordu O'nu. Akranı olan çocuklar oyun oynar, fakat O, aralarına katılmazdı. Bir kenara oturur, onları gülümseyerek seyrederdi. Altı yaşında iken, annesi, Ümmü Eymen adındaki cariye ile birlikte Medine'ye gittiler. Burada, bir havuzda yüzmeyi öğrendi. Bu sırada bir Yahudi alimi O'ndaki nübüvvet alametlerini görünce, "acaba O Peygamber bu çocuk mu?" endişesi düştü içine. Ertesi gün efendimizin yalnız bir anını kollayarak yanına sokulup isminin Ahmed olduğunu öğrendi. Tahminin doğru olduğunu öğrenince, "Bu ümmetin peygamberi işte burada!" diye haykırmaya başladı. Onların bu sözlerini duyan Hazret-i Amine O'na bir zarar gelmemesi için Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı. Yolda Hazret-i Amine validemiz oldukça hastalandı. Mukaddes evlad, Amine Hatun'un başına telaş ve ıstırapla dolanırken, aziz anne, yaşlı gözleri ile başında duran sevgili oğluna bakarak şu sözleri söyledi: "Allahü teâlâ seni, mübarek eylesin. Rüyama göre, sen celal ve bol ikram sahibi olan Allahü teâlâ tarafından, Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere gönderilen peygambersin.” Şevâhid-ün Nübüvve, Hakikât Kitabevi Hikmetler Yağmur ölçüyle indirilir Yağmur yeryüzüne şaşmaz bir ölçü içinde inmektedir. Yağmurun sahip olduğu ölçülerden birincisi düşüş hızıyla ilgilidir. Yağmur damlasıyla aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisim 1200 metreden bırakıldığında giderek hızlanacak ve yere yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla düşecektir. Oysa yağmur damlalarının ortalama sürati sadece 8-10 km/saattir. Bunun sebebi ise, yağmur damlasının atmosferin sürtünme etkisini artıran ve yere daha yavaş düşmesini sağlayan bir biçime sahip olmasıdır. Eğer atmosferin sürtünme özelliği bulunmasaydı nasıl bir felaketin yaşanacağını anlamak için aşağıdaki rakamlara bakmak yeterli olacaktır. "Yağmur bulutlarının minimum yüksekliği 1200 metredir. Bu seviyeden düşen tek bir damlanın yaptığı etki, 1 kilogramlık bir ağırlığın 15 cm'den bırakılmasına eşittir. Ancak 10.000 metre yükseklikte de yağmur bulutları bulunabilmektedir ki, bu kez tek bir damla,1 kilogramlık ağırlığın 110 cm'den bırakılmasına eşit bir etki gösterecektir." Bire yetmiş sevap ayı "Bu ayda, Allah rızası için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftar verirse, günahları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevâbı kadar, ona sevap verilir." Hadîs-i şerîf
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 93374
    % -1.23
  • 4.7196
    % -0.34
  • 5.4741
    % -0.49
  • 6.2472
    % -0.54
  • 194.464
    % -0.08
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT