BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Biz aciz miyiz?

Biz aciz miyiz?

Neden küfür ederiz? Neden “spor gibi, tertemiz kalması gereken bir olayda”, tribünleri yolduran binler, on binler “küfür” eder?



Neden küfür ederiz? Neden “spor gibi, tertemiz kalması gereken bir olayda”, tribünleri yolduran binler, on binler “küfür” eder? Altay-Beşiktaş maçından çıkmış yürüyordum; yanımdan “iki genç adam” hızlı hızlı yürüyerek geçti..Boyunlarında “Beşiktaş atkıları”, ağızlarında hâlâ, tribünlerde “beraberce bağırdıkları”, çok çirkin, çok ağır kelimelerle dolu bir “slogan” vardı; “alçak sesle” söylüyorlardı!.. Bir ara kestiler, biri ötekine dedi ki; “camiye gidecek misin?” Cevap netti; “Gidemeyeceğim, yarın sınavım var, ders çalışmam gerek, hemen eve gidiyorum!.” Biraz sonra onları kaybettim; “sırım gibi, yakışıklı” 16-17 yaşında gençlerdi; üzüldüm, içim sızladı!. “Spora, futbola meraklı, koyu Beşiktaşlı, okuyan, camiye giden” ve “ağız dolusu küfür eden” iki genç!.. İçimden “şunları yakala, küfür konusunda birkaç söz söyle” diye geçirdim; sonra vazgeçtim. Kendi kendime “Bunları yaz” dedim; şimdi yazıyorum!. Neden küfrü bir alışkanlık haline getirmişlerdi? Neden “onca güzel slogan dururken”, böylesi “pespaye şeyleri” ağızlarına pelesenk ediyorlardı? Sadece onlar mı? Bakıyorum, spor sayfalarımıza... “Bu gençlere, bu insanlara” arada bir de olsa “fair play” dersi veren yazılar yazan, “sporun spor olarak kalmasını” üstelik “samimiyetle” istediklerini bildiğim bir çok meslektaşım, eleştirilerine, yorumlarına, “onlara hiç yakışmayan” deyimler, sıfatlar, kelimeler katmakta bir mahzur görmüyorlardı!. “Birbirlerimizi eleştirirken”, bir diğerimizi “nitelendirirken” kullandığımız bu “çirkin” kelimeler, “hem mesleğimize, hem de hemen hemen her gün tribünlerde, gazetelerde, TV’lerde, toplantılarda karşılaştığımız, selamlaştığımız, kim bilir belki de aynı müessesede yıllarca beraber çalıştığımız” insanlaraydı!. Okuyucularımdan da, mesleğimden de, meslektaşlarımdan da özür dileyerek yazıyorum: “Palyaçolar... Salaklar... Ahmaklar... Baykuşlar... Zır cahiller... Zırtapozlar... Sırtlanlar... Kan emiciler... Akbabalar... Solucanlar... Köstebekler... Akrepler... Çıyanlar... Yılanlar... Manyaklar... Paranoyaklar... Parazitler... Pezevenkler... Vicdansızlar... Satılmışlar...” Bunlar ve “benzerleri”, bizlerin yazılarımızda “başkaları için” kullandığımız bazı kelimeler ve deyimler... Kimler için kullanıyoruz? “Kendi insanlarımız, spor camiasının insanları” için... Hakemler için... Yöneticiler için... Futbolcular için... Teknik adamlar için... Gazeteciler için... Yorumcular için... Şimdi, bütün spor yazarlarına ve yorumcularına soruyorum: “Bizler” kendi yazılarımızda ve yorumlarımızda, insafsızca “böyle kelimeler ve deyimler kullanırsak”, tribünlere gelen insanlardan “nasıl fair play bekleyeceğiz?” Olimpiyatevinde düzenlenecek “Sporda anarşi ve şiddet” toplantısında, bilmem ki “bu konu üzerinde de durulacak mı?” Spor medyasının bu yüzü ele alınacak mı? “Tribün holiganizmi” yanında ve belki de daha “öncelikli” olarak “medya holiganizmi” üzerinde durmamız gerekmiyor mu? Ebette, yorumcu da yorumcuyu eleştirecektir, spor yazarı da spor yazarı ile polemiğe girecektir!.. Ama... Bunu yaparken kullandığımız, kullanacağımız kelimeler, sıfatlar, deyimler??? Neden “spora layık”, ondan da önemlisi “mesleğimize layık” bir üslup ve seviyede olmasın? Yazılarımızı, yorumlarımızı neden, binlere, yüz binlere, milyonlara “örnek olacak” bir seviyede tutmayalım? Biz “meramımızı ifade ederken”, birini eleştirirken “bu çirkin, aşağılayıcı, kişiliklere dönük, köprüaltı ağzı” kelimelerden, deyimlerden, sıfatlardan “başkasını”, daha da açıkçası “seviyelisini” bulmaktan aciz miyiz? Yoksa, “aciz değiliz” de, bu sıfatlara, bu deyimlere, bu kelimelere baş vuracak kadar “alt seviyelerde dolaşmaktan” hoşlanıyor ve keyif mi alıyoruz? Üzerinde düşünülecek, tartışılacak bir konu!.. Bilmem ki, “bu konuyu konuşacak, tartışacak kadar yürekli miyiz?” Ortega meselesi!.. Biz “garip” insanlar olduk!.. Hemen hemen “her şeyde” aynı noktaya geliyoruz; “İfrat ile tefrit arasında tercih yapmak!..” Bir türlü “orta yolda buluşmak” aklımıza gelmiyor!. Şimdi de tartışmaya başladık: “Fenerbahçe Ortega’lı mı daha iyi oluyor, Ortega’sız mı?” “Son alınan sonuçlara bakarak” nerede ise noktayı da koyacağız; “Elbette ki Ortega’sız!.” Aslında, “tartışmanın” şöyle yapılması gerek: “Ortega’lı Fenerbahçe, Ortega’sız Fenerbahçe’den daha iyi olmak için ne yapmalı, ne yapılmalı?” Yani; tartışmaya “Ortega, elde var bir” diye başlanmalı!.. “Ortega’sız acaba daha mı iyi” diye beyinlere kurt düşürdün mü, bundan sonra o kurt “kırt... kırt” beyni yemeye başlar; sonunu da tahmin etmek güç değil!. Hatırlayın, Hagi’nin ilk geldiği haftaları... “Bazı” Galatasaraylılar bile “Bir de baston alsalardı bari, bu ihtiyarı nereden buldular” diye konuşuyor, yazıyor, çiziyorlardı!. “Önlerinde” Hagi - Galatasaray örneği varken, Fenerbahçeliler’in hiç ama hiç düşünmemeleri gerek; “Ortega varken, Ortega’sız bir Fenerbahçe olmaz, olmamalı!..” Gerisi “boş” laf!.. Nerede gazetecilik? Fatih Terim basın toplantısı yapıyor ve o toplantıda “Ben Galatasaraylıyım” diyor ve sonra da “bir başka konuda” aşağı yukarı şu mealde konuşuyor: “Ben futbolcuma, ‘Bu maçta beraberliğe yatacağız, bir puan bizi kurtarır’ demem, diyemem. Zira beraber çalıştığımız yıllar boyunca onlara hep ‘sahaya kazanmak için çıkılacağını’ söylemişim, beyinlerini yıkamışım. Şimdi tersini söylemem mümkün değil. Söylesem, falan maçta ve filan maçta beraberliği alır, Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura çıkardık. Ama bu bana yakışmaz, benim felsefeme uymaz!.” Ve... Terim, başka konulara geçerek, sorulan sorulara cevap vererek, basın toplantısını bitiriyor!.. Duymadım, okumadım; onun için “şimdi” yazacağım “soru” konusunda basın toplantısında bulunan bir meslektaşımın “öncelik aldığını” sanmıyorum! “Öncelik almış” ve sormuş ise, ondan özür dilerim; bu defa da “anlı-şanlı medyama döner” sorarım: “Bu soru ve cevabı, neden sayfalarda ve ekranlarda yoktu?” İşte sorum: “Sayın Terim, iyi söylüyor, hoş söylüyorsunuz ama... Futbolcularınıza ‘bu maçı berabere bitirmek işimize gelir, öyle oynayacağız’ demeyi içinize sindiremiyor ve kendinize, takımınıza yakıştıramıyorsunuz da, bu tutumunuz yüzünden Galatasaray’ın Avrupa’da kaybettiği itibarı ve parayı hiç düşündünüz mü, hiç hesapladınız mı? Zaten kulüp gırtlağına kadar borç içinde. Şampiyonlar Ligi’nden gelecek trilyonlara ihtiyacı olmaz olur mu? Grupta sonuncu olmanın Galatasaray’a kaybettirdiği itibar ne olacak? Garantiye alınması gereken sadece iki maçtaki taktiğin size yakışıp yakışmaması mı önemli, yoksa Galatasaray’ın tur atlayarak prestijini koruması ve kasasına milyonlarca İsviçre Frangı koyması mı önemli, ne dersiniz?” Hadi, “spor yazarları” bu soruyu Terim’e sormadılar, merak ediyorum; acaba Galatasaraylı yöneticiler sordular mı? “Grupta alınacak puanlarla, gruptan çıkma ödülü de dahil” Galatasaray’ın kasasına girecek olan paralar, “Ocak ayındaki transferde Galatasaray’a iyi bir futbolcu kazandırır mıydı, kazandırmaz mıydı?” Bu soruma da “yöneticiler” cevap versinler!.. Bedava gidiyorlar!.. Okanlar... Emreler... Çifte Hakanlar... Gittiler; akıllanmadık!.. Şimdi de Hasan Şaş’lar, İlhan Mansız’lar ya da başkaları “bedavaya gidecekler”; bravooo!.. Ben “bu işlerden” pek anlamam; anlasam “kulüp yöneticiliğine soyunur”, hepsine de ders verirdim!. Amma... “Yapılanı ya da yapılamayanı” ortaya koymak ve “göz göre göre değerli kuşların kafesten kaçmalarını adeta elleri kolları bağlı seyredenleri uyarmak” gazetecilik görevim!. “Bu meseleleri bile çözemeyecekseniz” neden “yönetici ya da başkan oluyorsunuz” sorusunu sormak en tabii hakkımız!. Terim diyor ki; “Tuncay’ı alacaktık ama, para meselesini çözemedik!.” Sen “üç-beş yüz bin dolarlık” fark için “Tuncay’ı alamazsan”, “Tuncay’ın birdenbire fiyatını 10’a, 20’ye katlayacağını göremezsen”, Galatasaray’ın, ya da Fenerbahçe’nin, ya da Beşiktaş’ın yönetiminde işin ne? “Efendim, borcumuz çok, paramız yok!.” “Paran yoksa” neden başkanlığa, yöneticiliğe soyundun? “Büyük takım”, ondan da öte “büyük kulüp”, elbette ki “kendisine layık” yöneticiler, başkanlar bulmak zorundadır!. Faruk Süren - Mehmet Cansun ikilisi gibi “kulübü mali batağa sokun” demeye kimsenin hakkı yok; ama “üç-beş yüz bin dolar için” Tuncay’ın elden kaçırılmasının hesabının sorulması gerek!. Hasan Şaş’ın ya da İlhan Mansız’ın “tek kuruş bonservis bedeli alınmadan” kaçırılmalarının, “tabii bunca uyarıya rağmen kaçırırlarsa”, hesabının sorulması gerek!.. “Çocukluğumuzda, bayram yerlerinde”, üç kağıtçılar, milleti “Hasan almaz, basan alır” diye kandırırlardı!. Şimdi Avrupalılar “Hasan almaz basan alır” diye “bizimkilere yöneticilik öğretmeye çalışıyorlar!.” Amma... Öğrenen nerde?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT