BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Unutulmuş Günler

Unutulmuş Günler

Sigarasından derin bir soluk alıp, dumanı çekiyordu Cihat. Gözleri dolmuştu. Ama ne yazık ki, yıllar ve yıllar öncesine ait güzel anılara imza atan Lale ve Neşe’nin yüzlerini bir türlü hatırlayamıyordu, zamanın okyanus derinliğinde boğulup gitmişlerdi...



Ekinciler Sokağı’nın elektrik direğinin altında Cihat’la uzun uzun konuşuyordu Fatma, hep Hülya’dan bahsederek. Akrabaları Neriman, komşulardan Cemile abla, kardeşi Ülker abla, Necmiye abla, yukarı sokakta Semra abla da Fatma gibi takılırlardı Cihat’a. Asıl aracılar ise Hülya’ya kardeş gibi yakın olan Lale ve Neşe adlı iki kızdı. Lale büyüktü, Neşe Hülya’dan bir yaş kadar küçüktü. Onlarla nasıl tanıştıklarını, nasıl aracı olduklarını bir türlü hatırlayamıyordu Cihat. İyi kızlar olduklarını biliyordu, bütün dertleri Hülya ile arasında arabuluculuk yapmak, bir pürüz çıkarsa gidermekti. Nitekim bir kez hangi sebepten olduysa Hülya ile darıldıklarında Lale ile Neşe barıştırmak için çok çaba sarfetmişlerdi. Hattâ Neşe gözyaşına boğulmuştu. Sigarasından derin bir soluk alıp, dumanı çekiyordu Cihat. Onları hatırlayınca gözleri dolmuştu. Ama ne yazık ki, yıllar ve yıllar öncesine ait güzel anılara imza atan Lale ve Neşe’nin yüzlerini bir türlü hatırlayamıyordu, zamanın okyanus derinliğinde boğulup gitmişlerdi. Lale ve Neşe, Hülya’nın sağ kolları ve en yakınları olmasına rağmen, Cihat açısından bu işi organize eden çakır gözlü, sarışın kız Fatma’ydı. Aynı sokakta oldukları için, gece-gündüz hep bir aradaydılar. Bu arada Fatma’nın hareketlerinde bazı değişiklikler olmuştu zamanla. Meselâ eskisi kadar Hülya’dan söz etmiyordu. Haber getirmediği gibi, Cihat’tan haber götürmeyi de reddediyordu. Bir gün nereden aklına estiyse, herhalde çocuk aklıyla pazar yerinde bir seyyar satıcıdan altın renkte bir yüzük almıştı Cihat. Fatma’ya verdiğinde kız sevinçle yüzüğe bakmış, Hülya’ya vermesini söylediğinde ise alışılmadık biçimde reddederek, “Sen kendin ver” demişti. Cihat mecburen kendisi vermek zorunda kalmıştı. Hülya’nın evlerinin bulunduğu yere gitmiş, bir çocukla onu çağırtarak, evlerinin arkasındaki yüksekçe bir duvarın bitişiğinde buluşup yüzüğü Hülya’ya vermişti. Çok sevinmişti kız, parmağına takarak teşekkür etmişti. İşte o duvarın dibi ve mezarlığın önündeki çayırlık, (şimdi itfaiye olmuştu) Hülya ile Cihat’ın buluştukları yerdi. Mezarlığın önünde papatyaların arasında oturarak, Üçeylül İlkokulu’nun önündeki piknik yerine, askerlik şubesine, daha ileride görünen üçgen parka bakarak, saatlerce konuşurlardı Hülya ile. Birbirlerine papatyadan taçlar yaparlardı. Bunun dışında kızın adını taşıyan sinemaya götürmüştü. Esmer bir kızdı Hülya ve sadece bunu hatırlayabiliyordu Cihat. Zaman zaman onun “Aslında bir erkek olması” gerektiğini düşündürecek kadar, erkekler gibi hareketleri olduğunu da hatırlıyordu. Meselâ çok iyi bilye oynuyordu. Okul koridorlarında koşturup çantasının üstüne biner, kızak gibi kayardı. Merdiven trabzanlarından da hiç eksik olmaz, hiç korkmadan aşağılara kadar kayarak inerdi. Ayrıca iyi bir çelik-çomak oyuncusuydu, bu yüzden okul camını defalarca kırmıştı. Onun futbol da oynadığını görmüştü Cihat. Ama nedense o delişmen kız Cihat’ın yanında uysal kedi gibiydi... Cihat ona hiçbir zaman “seviyorum” dememişti. Onu sevmediğinden değil, aşkın ne olduğunu bilemeyecek kadar çocuk olduklarından, “seni seviyorum” demeyi düşünemediğinden. > DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT