BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını dakika dakika buradan takip edebilirsiniz.
Anasayfa > Haber > Adları da yok hayatları da...

Adları da yok hayatları da...

Türkiye’de sadece sekiz “kadın sığınma evi” var... Kapasiteleri de ortalama yirmi kişi... Yani şiddete maruz kalan ve gidecek hiçbir yeri olmayan kadınlar için toplam sayı 160... Bir de dünyadan rakam verelim; üç yıl önce İngiltere’deki kadın sığınma evi sayısı 700...



Yerel yönetimler içerisinde sadece Küçükçekmece Belediyesi bünyesinde bir kadın sığınma evi var... Başlangıçta ilçe sınırları içerisindeki kadınların problemlerine çare bulmak için kurulan sığınma evinin sınırları bunu çoktan aşmış. Bırakın İstanbul’u, Türkiye’nin dört bir yanından gelenleri, Türk uyruklularla evlenen yabancıların başvurularıyla uluslararası bir hizmet verilmeye başlanmış. Bugüne kadar yüzlerce kadına yeni bir hayat kurma, ayaklarının üstünde durabilmek için destek olan sığınma evindeki hizmet gönüllülük esasıyla yürütülmekte. Yerel yönetimler yasasında böyle bir madde olmadığı için belediye bütçesinden herhangi bir kaynak aktaramıyor ama evin bütün idari giderlerini karşılıyor, yapılan etkinliklerde mekanlarını kullandırıyor ve sağlık hizmetleri konusunda destek oluyor. Hukukî desteği İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu, psikolojik desteği ise gönüllü psikolog ve sosyal hizmet uzmanları sağlıyor. Evde kalanların giyeceklerinden, yiyeceklerine, eşyalarına kadar her şey yardımsever kişi ve kuruluşların katkılarıyla sağlanıyor. Hani derler ya “İp gibi aktı gözyaşları, hiç durmadı” diye. Ağladıkça anlattı, anlattıkça ağladı. Ve sanki tekrar yaşadı o günleri. Bir süredir burada kalıyor. Şiddetin her türüne maruz kalmış. Hakaret de duymuş, eve de kapatılmış, aç da bırakılmış, hemen her gün dayak yemiş. “Uykudan dayakla uyanır, dayaktan yorgun düşer uykuya dalardım” diyor. Evliliğinin ilk yıllarında kayınvalidesi onu da eşini de dövermiş. Sonra eşinin dayakları başlamış. Yıllarca çocuklarıyla birlikte yaşamışlar bu acıyı. “Ben alışmıştım da çocuklarımı dövmesine dayanamazdım, kıyamazdım onlara. Her şey yasaktı. Evden dışarı çıkmak, komşuya, alış verişe gitmek, telefonla konuşmak, banyo yapmak her şey... Yüzümü yıkamaya korkardım. Sürekli ‘öldüreceğim seni’ derdi. Beklerdim ne zaman diye. Sürekli aşağılardı, ‘sen insan değilsin, benim ekmeğimi yiyorsun’ diye. Gece gündüz dayak artık hep bizimleydi. Televizyonda bir programda ‘kadınlar dayak yemesin, korkmasınlar’ diye bir konuşma duydum, sığınma evlerinin varlığını öğrendim ve buraya geldim. Bunun sonu yok, ömür boyu dayak yiyeceğim diye düşünürdüm. Böyle yerlere gitsem ayıp olur, töreleri, ailemi çiğnemiş olurum sanırdım. Oysa bu bir mücadele, bir başlangıç, ayakta durmak demek. Bu dünyaya dayak yemek için gelmemişim, dayak hayat karartıyordu. Ben bütün dayak yiyen kadınlardan haklarını aramalarını istiyorum. Kimseye çoluk çocuğunu bırak demiyorum ama böyle yerler var, haklarını arasınlar. Bir gün dayak yerlerse, kesinlikle ikinci gün de üçüncü gün de var. Bunun sonu yok, artarak devam ediyor. Ben utanıyordum, utanmasınlar. Eskiden uyuyamazdım, ama bir süredir horul horul, korkmadan uyumaya başladım. Burada arkadaşlarla konuşuyoruz, birbirimizin durumunu değerlendiriyoruz, öğreniyoruz. Benim kendime güvenim de geldi. Her gün şükrediyorum buraya geldiğim için...” Düğünden zindana... Adları Ayşe, Emine ya da Yıldız... Hiç farketmez... Adlarını söylerken ses tonlarını düşürüyorlar. Sanki geride bıraktıkları, unutmaya çalıştıkları geçmişleri duyar diye... Ankara’dan, İstanbul’dan, Konya’dan ya da Mardin’den gelmişler... O da hiç farketmez. Yurdun dört bir yanında aynı durumda olan o kadar çok kadın var ki... Ne yazık... Yaşları!... ...20, 25, 30, 50... O da farketmez... Genç ya da yaşlı, acıları ortak!... Birbirini hiç tanımayan bu kadınlar; aynı acıyı, aynı sıkıntıyı yaşıyorlar. Mutlu bir yuva kurmak için adım attıkları evlilik onların kâbusu olmuş. Ezilmiş, horlanmış, dayak yemiş ama susmuşlar. Karşı koyamamışlar... Kimininki neredeyse bir ömür sürmüş, kimi işin başlarında durumun düzelmeyeceğini anlayıp çareler aramış. Bugün, sonunda kendilerine sığınacak bir yer bulan birkaçının hikayesini paylaşacağız... Uzun süredir konuşmak istiyordum onlarla, bugüne denk geldi. Tam da 8 Mart’ın ertesine... Yazıya geçmeden bir cümle size: “Şiddet başladığı zaman hoşgörü, gözardı etme, utanma bunları bir tarafa bırakıp çözüm bulmak gerek. Çünkü bilimsel olarak da kanıtlanmış. Şiddet durmaz artarak devam eder...” Evet anneler, şimdi çocuklarınızı yetiştirirken “önce insan” demenin önemi daha bir ortaya çıkıyor galiba. Aşağıda güvenlikleri açısından hikayelerini genel hatlarla geçtiğim ama beni uykusuz bırakan kadınların da birer anneleri vardı, unutmayalım... Anneler ve çocukları... Menekşe Baş, yedi yıldır sığınma evinden sorumlu. “Herkesin ayrı bir hikayesi var ve her biri kendi içinde çok şey barındırıyor. Benim de çok zorlandığım zamanlar oluyor” diye anlatıyor. Biz gittiğimizde çocuklarıyla beraber hemen her yaştan kadının yer aldığı eve acaba daha çok kimler sığınıyordu? “Küçük yaşta aile zoruyla yapılan evliliklerini otuz yıl sonra noktalayıp gelenler de var. Ama evliliğinin ilk yıllarında durumu farkedip başvuranlar çoğunlukta. Genelde 19-35 yaş arası. Gelen kişinin beyanı yeterli. Asıl amaç şiddete (fiziksel, duygusal, ekonomik, cinsel istismara) maruz kalan kadınlarımızın varsa çocuklarıyla beraber sorunlarına çözüm bulmak, yeni hayat seçenekleri oluşturabilmek ve korkularından kurtularak, özgüvenlerini yeniden kazanmalarını, kendilerine yetebilmelerini, topluma katılımlarını sağlamak... Duygusal ve sözlü şiddete katlanıyorlar da çocuklarının önünde dayak yemeye dayanamıyor, utanıyor kadınlar. Eğitim düzeyi genelde düşük olan kadınlar geliyor. Bir meslek sahibi olan, eğitimi olanlar daha çabuk toparlanıyor, bu sorunu kendi içinde daha rahat çözüp, ayaklarının üzerinde durabiliyor. Onun için kırsal kesimden müracaat daha fazla. Türkiye’de kadınlarımız bilinç olarak artık çok farklılaştı. Daha sıkı olarak takip ediyorlar her şeyi, haklarını öğreniyorlar artık. Dolayısıyla da bize kolay ulaşıyorlar...” -Zor da olsa bu kararı alacak cesareti gösteren kadınlar buraya geldikten sonra nasıl bir süreç yaşanıyor?... “Önce psikolojik destek çok büyük önem taşıyor. Kaybettikleri özgüveni yeniden kazanmaları, hayata yeniden başlamaları, dış dünyayla iletişime geçmeleri için bu çok önemli. Hanımlar her yola başvurup çözüm bulamadıkları için bize geldiklerinden yüzde doksanı boşanma konusunda kesin kararlı oluyor. Ücretsiz avukat tayin ediyoruz. Sonrasında psikolog ve sakinimizin ortak kararıyla çalışabilir noktasına gelince iş istihdamı sağlanıyor. İkinci el eşya projemiz var. Oradan gelen yardımlarla birkaç hanım ortaklaşa evlerini kurup yeni düzenlerine başlıyor...” -Kadınlar tek başlarına gelmiyor tabii. Çoğunun yıllarca yaşadıklarına katlanma nedeni çocukları. Çocuklar ne oluyor?... “Anneler şiddet ortamında bırakmak istemedikleri için beraberinde getiriyorlar. Psikolojik destekten sonra eğitimlerine devam ediyorlar. Kendi kreşimiz olmadığı için küçüklere ücretsiz kreş temin etmeye çalışıyoruz. Erkek çocuklarda on yaşın üstündekileri alamıyoruz ama kız çocuklarda yaş sınırı yok. Bütün sığınma evlerinin ana kuralı bu. Başta böyle bir kurala ben de tepki göstermiştim ama yerinde bir kural. Şiddet ortamında büyüdükleri için erkek çocuklar genellikle kendinden küçük kız çocuklarına şiddet uyguluyor, bunu yaşayarak gördük...” Sığınma evinde durumlarına göre 6 ile 8 ay kalan kadınlar yeni hayatlarına hazır haline gelince, birkaç arkadaş ortak yeni evlerine çıkıyorlar. Bu evin eşyaları da “eskimemiş eskiler” adıyla yapılan çalışma kapsamında gelen yardımlarla karşılanıyor. Hani hepimizin evinde olan, kullanmadığımız, ne yapacağımızı bilemediğimiz giysiden, mobilyaya, perdeye, örtüye, tabak çanağa kadar olan eşyalardan söz ediyorum. Belediye görevlileri kendi araçlarıyla bunları yardım etmek isteyenlerin evinden alıyor ve bu eşyalar yeni sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılıyor. Otuz seneye elli milyon! Adı... Siz herhangi bir ad verin ona. Yaşı da öyle. Yıllarca dayak yiyerek susan herhangi bir kadın o... Çocuklarını yetiştirerek, kendi ayaklarının üstünde durmaları için didinen bir anne. “Ben anneyim, annelik fedakarlıktır” diye giriyor söze. Kimseye anlatmamış yaşadıklarını bugüne kadar. Evin içinde geçen ömrü boyunca şiddeti yaşamış, susmuş. Ne ailesi bilmiş, ne de komşuları. Ve öyle üç-beş yıl değil çocukları kendi yuvalarını kurana kadar sürmüş... “Ben birçok şeyi aştım artık. Ağlamıyorum mesela, ilk zamanlar ben de ağlıyordum hep. Neden daha önce yapmadın bu başlangıcı derseniz, benim bir eğitimim, işim yok. Eğer kendi ayaklarımın üzerinde durabilecek durumda olsaydım, bir işim olsaydı en başından çocuklarımı alıp çıkardım. Onlarla birlikte gidebileceğim, destek alacağım kimsem yoktu. Kızımı benim yetiştirildiğim gibi yetiştirmedim. Çocuklarımın benim yaşadıklarımı yaşamasını istemedim, onları bıraksaydım benden daha kötüsünü yaşayacaklardı. Ve çocuklarım istediğim noktaya geldiğinde artık benim de sabrım bitti. Evden ayrıldım, boşanma davası da açtım, alabileceğim bir nafaka var. Bunca zamandan sonra onu istedim. Benim söylemek istediğim asıl şey şu. Ben çalışma hayatı boyunca eşime destek oldum. Ne yaptıksa beraber yaptık. Onun aldığı maaşın hakkının fazlası bende var. Bir ömrü evin içinde geçirdim. Ve şimdi avukatım bana yasaların benim için uygun gördüğü nafakayı söyleyince şok yaşadım. Adalet bana onca yıldan sonra 50 milyon veriyor. Benim aylık ilaç harcamam bunun birkaç katı. Yıllarca çalışmadım, evden dışarı çıkmadım, boyun büktüm, bükmeyince dayak yedim ya da başka şeyler oldu. Ben bu yaştan sonra hangi işi yapabilirim? Ancak çocuk bakabilirim. Şimdi... Kadınlar Günü diyorlar. Hangi gün? Kadın hakkı, hangi hak? Adaletin verdiği bu! Koca tabii ki vermez...” Ben tekrar soruyorum “Abla keşke daha önce yapsaydın bu ayrılığı, değdi mi çektiklerine” diye. “Kızım da aynını sordu ve evet dedim. Sizi çok güzel yetiştirdim” diyor gururla ve yaşadığı bütün acıları bastıran sesiyle. Önce anne... Kadınlığından, her şeyden önce anne olduğunu bir kez daha ortaya koyarak. Bir süre öncesine kadar birbirini hiç tanımayan ortak bir acının birleştirdiği kadın ve çocuklar yeni bir hayata hazırlanıyor şimdi. Bir mesleği olanlara iş bulunuyor, olmayanlar da meslek edindirme kurslarına gönderiliyor. Çocuklara bakıyorum. Boy boy, güzel yüzlü çocuklar. Size yüzlerini gösteremiyoruz. Çünkü anneleri sanki bir kaçak hayatı yaşıyor. Kaçak hayatını kim yaşar? Benim bildiğim bir suçu olan, bir ayıptan kaçanlar. Oysa burada!.. Ayıbı yapanlar, başkalarının yaşamını karartanlar elini kolunu sallayarak dışarda dolaşıyor, hiç utanmadan insanların yüzüne bakıyor. Ve belki de bazı komşu kadınlar onlara bakarak vahlanıyor, “Karısı evi bırakıp gitmiş” diye. ...Ve belki de bazı komşu kadınlar da şöyle diyor: “Erkektir sever de, döver de”... Komşu kadınlar ve komşu erkekler “Kadınlar Gününüz” kutlu olsun...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT