BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kendini seven, başkasını sevemez

Kendini seven, başkasını sevemez

Tabîbler diyor ki, hasta perhîz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıdâ iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hattâ hastalığını arttırır. Bunun için, önce hastayı iyi etmeyi düşünmek lâzımdır.



Tabîbler diyor ki, hasta perhîz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıdâ iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hattâ hastalığını arttırır. Bunun için, önce hastayı iyi etmeyi düşünmek lâzımdır. Bundan sonra, uygun gıdâ vererek, eski kuvvetli hâline kavuşturulması düşünülür. Bunun gibi, (Kalblerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerîmede bildirilen kalb hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibâdeti ve tâ’ati fâide vermez, belki zarar verir. (Çok Kur’ân-ı kerîm okuyanlar vardır ki, Kur’ân-ı kerîm bunlara la’net eder) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. (Çok oruç tutanlar vardır ki, onun oruçtan kazancı, yalnız açlık ve susuzluktur) hadîs-i şerîfi de sahîhdir. Başkasına tutulmak! Kalb hastalıklarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de, önce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünki herkes, herşeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkı’i, rütbeyi hep kendi için ister. Onun ma’bûdu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalb, bu bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan anlaşılıyor ki, aklı başında olan ilim adamları ve kalbi uyanık olan fen adamları, herşeyden önce, bu hastalığın giderilmesini düşünmelidirler. Kulun dileği ve isteği sâdece sâhibi ve sâhibinin dileği olmalıdır. Başka, hiçbir dileği bulunmamalıdır. Böyle olmazsa, kulluk bağını koparmış, kölelikten kaçmış olur. Nâzi’ât sûresi 40. âyetinde meâlen, (Kim Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzûlarından men’ ederse, varacağı yer şüphesiz Cennettir) buyurulmuşdur. Hep, kendi isteklerinin arkasında giden bir kul, kendi keyfine, arzûsuna esîr demektir. Kendi nefsinin kölesidir. Hep, mel’ûn şeytânın emirlerini yapmaktadır. En büyük düşman Nefsinin kötü arzûlarına, zevklerine kavuşmak için çalışıp para kazanmak ve çalışırken helâli harâmdan ayırmamak, başkalarının haklarına saldırmak, onlara olan borçlarını ödememek, dünyâya düşkün olmayı gösterir. Dünyâya düşkün olmak, büyük günâhtır. İnsânın, Allahü teâlânın ma’rifetine kavuşmasına mâni’ olan en kuvvetli düşman, nefsin arzûlarıdır. Bu arzûlar bitmez ve tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. (Maksûdun, ma’bûdundur) sözü meşhûrdur. Câsiye sûresinin 23. âyetinde meâlen, (Nefsinin arzûlarını ilâh edinen kimseyi gördün mü?) buyurularak, bu hal haber verilmektedir. Bir insanın maksûdu; arzûsu, teveccüh ettiği, özendiği, sağ kaldıkça ele geçirmek istediği ve ele geçirmek için, her zillete, alçalmaya katlandığı, hiç vaz geçmediği şey ise, bu maksûdu, ma’bûdu olur ve bu hâli ibâdet olur. Çünkü ibâdet, zilletin, inkisârın son derecesidir. Allahü teâlâdan başka ma’bûd tanımamak için, Ondan başka maksûd olmamak, Ondan başka murâd olmamak lâzımdır. Bunun için de, (Lâ ilâhe illallah) derken, Ondan başka maksûd olmadığını bilmek lâzımdır. Bir kimse, maksadına kavuşmak için, Allah göstermesin dinin dışına çıkarsa, farzlardan birini bırakır, bir harâm işlerse, meselâ namâzı, orucu bırakır veyâ içki içerse, bu maksûdu, onun ma’bûdu olur, ilâhı olur. Maksûdu için dinin dışına çıkmazsa, onu ele geçirmek için, harâm işlemezse, din, o maksûdu reddetmez, menetmez ve onu maksûd bilmez. Onun maksûdu yalnız Allahü teâlâdır ve Onun dinini gözetmektir, der. O maksûda karşı, o kimsede, yaradılış îcâbı, bir arzû hâsıl olmuştur. Fakat, bu arzûsu, dine olan arzûsunun miktârına yetişememiştir. Maksadı dünya olan, herkese sıkıntı verir ve her şeyden şikayet eder. Herkese sıkıntı veren, kibirlidir. Herkesi şikayet etmesi kibrindendir. İnsanın kendini beğenmesi de kibirdendir. Kendini beğenmesi, kendini sevdiği içindir. Kendini seven, başkasını sevemez. Nimete kavuşmak için Mütevazı kimse, kendini beğenmez, kibirlenmez, insanlara tepeden bakmaz. Bunun için, herkesi sever ve herkes de onu sever. Mütevazı demek, ölmüş demektir. Ölü, kimseyi şikâyet etmez, ölüyü şikayet eden de olmaz. Kim toprak gibi mütevazı olursa, her nimete kavuşur. Bir parça yükselse, su o toprakta durmaz. Din büyüklerinin feyz ve bereketine kavuşmak için toprak gibi mütevazı olmak lazım. Rahmete kavuşmak için toprak olmak lazım. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Akl sâhibi, nefsini ezip, âhırette lâzım olan şeyler için çalışır. Ahmak, aptal olan da nefsinin arzûları peşinde koşup, Cennete götürmesi için de, Allaha duâ eder)
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT