BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İlimde de öncü oldular

İlimde de öncü oldular

Müslümanlar, kimilerinin bahsettiği gibi ilimde geri kalmış bir toplum değildi. Logoritma ve trigonometriyi bulan, ilk kanser ve katarakt ameliyatını yapan ve anesteziyi uygulayan, atomun bölünebileceğini söyleyen, ilk hesap makinesini yapan ve yerçekimi kanununu ilk açıklayan yine Müslüman bilimadamları olmuştu.



Yaptıkları çalışmalarla mikroskobun keşfinden çok daha evvel, hastalıkların gözle görülemeyen canlılar tarafından meydana getirildiğini söyleyebilmişler, doku uyuşması daha bilinmezken, organ nakli hayal dahi edilemezken, buna dair uygulamada bulunabilmişler, akıl hastalarının tedavisi ile ilgilenmişlerdi. 1500’lü yıllarda Piri Reis, bir harita yapıyor. Bu haritada Grönland’ın üç adadan ibaret olduğu kesinlikle anlaşılıyordu. Aynı harita Kahire’nin 30 kilometre üzerinden çekilen fotoğrafla aynıydı. Hasan Celal, bundan beş yüz yıl evvel, barutu macun haline getirerek füze yapmış ve onunla uçmayı başarmıştı. Osmanlılar İslam dünyasının kültürel ve ilmi hayatına yeni bir dinamizm ve zenginlik katmışlardır. İslam uygarlığının eski merkezlerinin yanında Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp, Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri oluşmuştu. Osmanlılar İslâm medeniyeti çerçevesinde kendilerine göre belirli özelliği olan bir dünya kurmuşlardı. Osmanlılardan önce Selçuklular devrinde, daha eski devirlerde gerek İran’da gerek Anadolu’da ilim kurumları ve bu kurumları besleyen bilginler vardı. Osmanlı Devleti kurulduğu zaman bu kurumlar, hocalar, öğrencileri ile birlikte, yavaş yavaş bu yeni devlete geçmişti. Osmanlı tarihinde müspet ilimlerin Orhan Bey zamanında açılan İznik Medresesi’nin kuruluşuyla başladı. Bu devirde bir çok ilim adamı yetişti. Bu dönem Hüsameddin Tokadî adında bir zat gökkuşağı üzerine bir kitap yazmış, ayrıca II. Murad döneminde yaşayıp Fatih’in ilk senelerinde vefat eden Fethullah Şirvanî kelam ve mantıktan başka astronomi ve matematik okutmuş ve bu suretle Batı Türklerinde yüksek matematik ve astronomi eğitimi başlamıştı. Böylece Osmanlı padişahları Anadolu’da oluşan ortak kültür zemini içinde bilim ve sanat koruyucusu yapısını saklamış böylece üstün bir kültür, sanat ve bilim ortamı oluşumunu sağlamayı başarmıştı. Fatih'in hassasiyeti Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Fatih’in tahta çıktığı tarihe kadar, özellikle tıpta ve matematikte belirli bir gelişim yaşanır. Ancak Fatih’in tahta çıkmasıyla beraber, müspet ilimlerin ve ilmi düşünüş Osmanlı Türklerinde hızla gelişir. Hayır sahiplerinin gayreti ile yüzden fazla kilise ve manastır mescit, medrese ve camiye dönüşür. Fatih bu dönüşümü, Hazret-i Muhammed’in kazandığı bir savaştan sonra, nefisleri terbiye ve geliştirme babında söylediği “Şimdi küçük cihadı başardık sıra büyük cihada geldi” sözüne işaret ederek, İstanbul’un fethinin küçük cihad (cihad-ı asgar), bu imar ve eğitim hamlesinin büyük cihad (cihad-ı akbar) olduğunu, edebi güzel bir üslup içinde tasvir eder. Vakfiye aynı zamanda Fatih’in merkeziyetçi tavrının bilim ve eğitim hayatındaki bir ifadesi olarak düşünüldüğünü gösterir. Fatih “payitahtını” yani yeni başkentini, “darülilim” yani ilim merkezi yapmak için caminin etrafında yüksek sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında “Tetimme” adıyla bilinen sekiz küçük medrese inşa ettirir. Böylece caminin iki tarafında toplam on altı medrese olup bunların dışında, caminin batı kapısına mail tarafında, bir “Darültalim” yani sibyan mektebi de kurar. Vakfiyeden, bu külliyenin gelişmiş bir eğitim merkezi olarak ve burada eğitim göreceklerin onun dışına çıkma ihtiyacını duymayacak şekilde düzenlendiği, bunun için yeme, içme, barınma ve tedavi görme konusunda bütün ihtiyaçların görüleceği kütüphane, imaret ve darüşşifa gibi müesseseler de kurulur. Kuvvetli bir asker olduğu kadar, geniş görüşlü bir fikir adamı olarak da tanınan Fatih Sultan Mehmed, edebiyata vakıf olduğu gibi dini meselelere, coğrafya, riyaziye ve hey’et ilmine özel bir alâka duymuştu. Devrin en büyük alimleri: Fıkıhta Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürani, Molla Yegan, Hızır Bey Çelebi, riyaziyede Ali Kuşçu, kelâm ilminde Hocazâde başta olmak üzere, Anconali Ciriaco ve başka İtalyan alimleri, Fatih’e Batı tarihini okutur.. Ali Kuşçu’nun, matematik ve astronomi alanında Risale Fil-Hey’e, Farsça yazdığı risalesi Risâle Fi’l Hisab o dönem çok ses getirmiş eserlerdendi. Yine Uluğ Bey Zic’ine yazdığı şerh yüksek matematik teorilerinin ispatı bakımından çok önemliydi. Devrin ünlü bilginlerinden Hocazâde yazdığı eserinde; eski fiziğin, tabii cisimlerdeki hareket, sükun ve meyil gibi özelliklerini açıkladıktan sonra, ışık ışınlarını ve gökkuşağını ve başka gök olaylarını da anlattı. Fatih’in ölümünden sonra II. Bayezid döneminde de bilimsel hareket belirli bir şekilde devam eder. Bu dönemde Tokatlı Molla Lütfi ve onun hocası Sinan Paşa, matematik ve astronomi üzerinde çalışır. Bunlardan Molla Lütfi 100 kadar ilmin ad ve konularını gösterir bir eser kaleme almıştır. Seçkin bilimadamları 16. yüzyılda İstanbul Tophane’de kurulan rasathane, Osmanlı bilim tarihinin belki de en ilginç ve parlak bilimcisi Takiyüddin (1520-1585) tarafından gerçekleştirilmişti. Rasathane, zamanın en büyük astronomu sayılan Tycho Brahe’nin rasathanesi ile eşdeğer düzeydi. Güneş parametrelerinin hesaplanmasından elde edilen sonuçlar ise Brahe’ninkinden daha doğruydu. Osmanlı döneminin parlak adlarından bir başkası ise, Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’un hocalarından Gelenbevi İsmail Efendi idi (1730-1791). Ünlü bir Osmanlı matematikçisi olan Gelenbevi’nin, fizik, trigonometri ve mantık konularında eserleri vardı. 1787’de İstanbul’a gelen bir Fransız mühendis “Şu adam Avrupa’da olsaydı, ağırlığınca altın ederdi” demişti. Fatih’in hocası ve mürşidi Akşemseddin Hazretleri, mikroskobun keşfinden daha çok çok zaman önce bir eserinde, hastalıkların gözle görülmeyen canlılar tarafından meydana getirildiğini yazmış, Mâddetü’l-Hayât adlı eserinde büyük bilgin ve mutasavvıf, mikrop ve bakteri nazariyesinde şunları söylemiştir: “Cümle marazların (hastalıkların), sûret-i nev’iyyesi hasebiyle (çeşitli sûretleri bakımından) nebât ve hayvanlarda olduğu gibi tohumları ve asılları vardır, ot tohumu ve ot kökü gibi..” İslâm tarihinde ilkler Mekke-i Mükerreme’de ilk ezan: Habib bin Abdürrahman (R.anh) İlk cami: Kuba Mescidi İlk cuma namazı: Kuba Mescid’nde İlk seriyye emiri, ilk defa “Emir-ül müminin” diye hitap edilen lider ve ilk ganimet alan kumandan: Abdullah bin Cahş (Radıyallahü anh) İlk hacc emiri: Ebu Bekr (Radıyallahü anh) İlk gazâ: Bedr gazvesi Bedr’de ilk şehit: Mihca (Radıyallahü anh) Uhud’da ilk şehit: Abdullah bin Amr (Radıyallahü anh) İlk vakıf: Peygamber Efendimizin kendi mülkü olan yedi hurmalık Habeşistan’a ve Medine’ye zevcesiyle ilk hicret eden sahabe: Ebû Seleme (Radıyallahü anh) İlk İslâm valisi: Yemen Valisi Bâzân İlk İslâm Kadısı: Hazret-i Ali (Necran bölgesine) İlk yazılı anlaşma: Hicri 1. yılda Yahudilerle Valiler için konulan ilk ücret: Mekke âmil’i Attâb bin Useyd’e (Resulullah Efendimiz tarafından) İlk iktâ (Komutanlara verilen toprak): Temim-i Dârî Radıyallahü anha (Peygamber Efendimiz tarafından) Kâbe’ye karşı ilk nemaz: (Vahiy üzerine) Mescid-i Kıbleteyn’de İlk türbe: Hücre-i Seadet, sonra Baki kabristanında ezvac-ı tâhirât’ın kabrleri üzerine Resulullah’ın ilk halifesi: Hazret-i Ebû Bekr (Radıyallahü anh) Hazret-i Ebûbekir’e ilk biat eden: Hazret-i Ömer (Radıyallahü anh) Kur’an-ı Kerimi mushaf halinde ilk toplayan: Hazret-i Ebubekir Dirilen şehit Sevgili Peygamberimiz şehitliğin üstünlüklerini anlatıyordu. Buyurdular ki: “Kıyâmet gününde şehitler, mahşer yerine gelirken; orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar; çocukları, akraba ve dostlarından 70 bin kişiye şefaat ederler (Cehennemden kurtarırlar) Bu sözleri işiten Nevfel ismindeki sahâbe, iki oğlu ile hanımını oraya getirdi. -Yâ Resûlullah! Bir duâ etmek istiyorum. Siz de “amin” der misiniz? diye sordu. Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel: -Yâ Rabbi, Nevfel kulunu şehit, bu yavrularını yetim, bu hanımını dul eyle, duasında bulundu. Peygamberimiz “âmin” dediler. Hazret-i Ali’nin bildirdiğine göre; ilk gazâda Nevfel, gerçekten şehit oldu. Gazâdan sonra Allahın Resûlü ve arkadaşları Medine’ye dönüyorlardı. Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler. Nevfel’in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılayıcılar arasındaydı. - Gazânız mübârek olsun Yâ Resûlullah! Nevfel’in hali nicedir? diye sordular. Merhametli Efendimizin gözleri nemlendi. Şehitlik haberini vermeye mübârek kalpleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup, geçtiler. Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel’in yakınları, O’na sordular. ‘Allah’ın aslanı, yanında yürüyen Hazret-i Ammar’a: - Şehitlik haberini ben de veremeyeceğim, yürü gidelim dedi. Eliyle arka tarafı işaret etti. Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. O da aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı. Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti. En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında Muaz bin Cebel bulunuyordu. Geride Hazret-i Zübeyr’den başka kimse kalmamıştı. Nevfel’in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular. Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü: -Yâ Rabbim!... Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun kalpleri daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili Peygamberimiz bile çekindiler. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Fakat yalan da söylersen dini yıkmış olurum. Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariplerin yüreği, daha fazla yanmasın Allahım. Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu Sıddik bütün kalbiyle, -Yâ Allah!... Yâ Nevfel!... diye Ah! çekerek inledi. İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı yıldırım hızıyla yanlarına yetişti. -Buyur yâ Sıddik... Beni mi çağırdın. Ey Allah Resûlünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel’den başkası değildi. Bütün Eshâb-ı kirâm hayrette kaldılar. Sonra Cebrail aleyhisselâm isimli melek göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi: -Yâ Resûlallah. Hak teâlânın selâmı var. Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddik bir kere daha ‘ALLAH’ deseydi; Yüceliğim hakkı için, bütün şehitleri diriltirdim. Çünkü, Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde İslâmiyet’ten önce bile, hiç yalan söylememiştir” buyurdu. Ebu Bekir’in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel’i Cenâb-ı Hak diriltti. Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı. Nihayet duâsı kabul olundu. Yemame cenginde şehitlik şerbetini içti. İbrahim Efendi konağında iftar Ramazan, oruç ayının ilk gecesi ile beraber teravih, iftarlar ve dolayısıyla uhrevi havanın doruğa ulaştığı bir aydı. Ramazanda zengin, orta halli hatta fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese açıktı. İftara yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telaş başlardı. Yüzler ruhanîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı daha mülayim olurdu. Hatta tiryakilerin abus ve kavgacı çehrelerinde bile bir imanın tecellisini okumak mümkündü. İftar sofralarının en cazip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı. Küçük küçük kahvaltı tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit reçeller, türlü türlü peynirler, zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, ramazan sofralarının değişmez çizgilerindendi. Çerez faslı bittikten sonra iftarlıklar toplanır, keyfe göre bir veya bir kaç türlü çorbadan, isteyen istediğini alır, bu iş de tamam olduktan sonra kıymalı ve pastırmalı yumurta tepsisi ortaya gelirdi. Fakat yalnız iftarlıkla bile doyulabilecekken, yumurtadan sonra etler, sebzeler, börek, tatlı ve meyveler, sırasıyla konup kalkardı. Oldu olası mutfağı ile damağı arasında sıkı bir münasebet kurmuş olan bu ecdat mirası boğaz düşkünlüğü, bilhassa ramazan aylarında alabildiğine at koşturur, mevsimine göre değişen oruç saatlerinin açlığını, nakil gibi donattığı sofralarla karşılardı. Hele iftar sofralarından kalkıp da ağırlaşan vücutlar bir kenara çekilince, tütünle kahve, bu donuklaşmış kafalara ve yükünü tutmuş midelere deva gibi gelirdi. Amma fazla gevşeyip oturacak, yarenliğe dalıp işi uzatacak vakit de pek olamazdı. Zira yatsı ezanı okunur okunmaz, abdestler tazelenir ve teravih hazırlığı başlardı. Bazıları camilere gider, bazıları da namazlarını evlerde yalnız veya cemaatle kılarlardı. Eski insanlar namazlarını vaktinde ve bilhassa cemaatle kılmaya dikkat ve itina gösterirlerdi. Cami, kalabalıkların en kolay ve en samimî bağlarla sosyalleşebildikleri ve kendi aralarında bir aşinalık alışverişi edip manevî bir köprü kurdukları bir mahaldi. Öyle ki, insanoğlu kendi kendini madde aleminin günlük boğuntusundan, iş gibi yemek içmek, uyku gibi mekanik esaretinden bir manevî istiklal bölgesinin huzur ve emniyetine atmak suretiyle hürriyete iltica ederdi. Namazdaki teslimiyet, kulun kendini inkar etmesi veya nefyeylemesi değil; belki bindiği gemi batarken, ya da ateş hattında kurşunlar tepesinden yağarken dahi onu, rahatlıkla Hakk’ın huzurunda tutabilen hudutsuz kudretti. Ramazan ayında İstanbul’un hemen her konağının bir köşesi, bir çeşit mescit haline konurdu. Otuz ramazan, teravih kıldırmak üzere güzel sesli bir imam tutulur ve konak halkından başka, civardan isteyen herkes, camiye gidecekleri yerde buraya gelebilirlerdi. İbrahim Efendinin konağı da gelenek îcabı bu teamüle uygun hareket ederek, selamlığın büyük salonunu teravih namazına tahsis ederdi. Hareme geçen mabeyn kapılarının önüne birer paravan konur ve her iki salona da sırma, kasnak, anavata, dival işlemeli ipek arakiye ve yazma seccadeler serilirdi. Her iki rekatta salavat getiren güzel sesli müezzinler ve ilahîcilerin de iştirakiyle ilahîler okunur mağfiret ayının bu toplu ibadeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru kayan gönüller, iyilik kabulüne ve güzellik zuhuruna elverişli bir zemin haline gelirdi. Lâtife-i ramazan At nalı uğur getirir mi? Kadıköy Camii’nde vaaz vermekte olan Osman Demirci Hoca’ya: - Hocam, diye sormuşlar. At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi? - Demirci Hoca: - Zannetmiyorum, diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var ama, bütün gün kamçı yiyip duruyorlar.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT