BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Devrinin şair-i âzamı Abdülhak Hamid

Devrinin şair-i âzamı Abdülhak Hamid

Bombay’dan yola çıkan yolcu vapuru hırçın dalgalarla boğuşarak yol almaktadır. Bir tekne ne kadar büyük olursa olsun okyanus üstünde ceviz kabuğunu andırır.



Bombay’dan yola çıkan yolcu vapuru hırçın dalgalarla boğuşarak yol almaktadır. Bir tekne ne kadar büyük olursa olsun okyanus üstünde ceviz kabuğunu andırır. Olacak bu ya rüzgâr iyice sertleşmiş, gemi çalkalanmaya başlamıştır. Deniz kabarmış, gök kararmış ne gam, bizi ilgilendiren kamarada sarı benizli bir kadın yatmakta, yanıbaşında efendiden bir adam oturmaktadır. Kadın uzun uzun gemici fenerinin oynattığı gölgeleri seyrettikten sonra ansızın doğrulur ve genç adamın ellerine yapışır. Kesik kesik kelimelerle “öleceğim galiba” der, “beni sakın unutma e mi?” Konsolos bey ağlamamak için dudaklarını ısırır, zoraki de olsa gülümsemeye çalışır. Eşinin saçlarını şefkatle okşar ve titrek bir sesle “hayır” diye fısıldar, “önümüzde uzun bir ömür ve mutlu yıllar var...” Lâkin buna kendi de inanmaz. Çünkü hanımı nicedir yemeden içmeden kesilmiş, göz göre göre eriyip gitmektedir. Düşünebiliyor musunuz bir zamanların şen şakrak Fatıma’sı ne çiçeklere bakmakta ne de şiirlerle ilgilenmektedir... Söylemesi zordur ama galiba o “verem”dir! Ölüm bu kolay mı? Gitmek... Gelmemek üzere gitmek... Fatıma’nın yeri ayrı Evet, geminin en seçkin yolcuları arasındadırlar. En güzel kamarada kalır, hizmetin âlâsını alırlar. Gelgelelim ayrılık acısı yüreklerine çöreklenir, içleri kan ağlar. Beyrut’a vardıklarında genç kadın hafiften açılır, belki güneş iyi gelir, belki rüzgar ferahlatır. Aylardan sonra ilk kez gülümser, ilk defa şakalaşır. Birlikte şehre inmeye kalkarlar. Şöyle başbaşa bir yemek yeseler, sahilde turlasalar... Suda taş kaydırsalar, martılara ekmek atsalar.. Heyhat! Genç kadının ansızın gözleri kayar, bakışları donar... Konsolos bey, kucağında kala kalan biricik hanımını gurbet elde, adını bilmediği bir tepeye defneder ve dönüp gelir aynı kamaranın kapısını açar. Fatıma birkaç saat evvel şu yatakta yatmıştır, şu yastığa baş koymuş, şu bardağı eline almıştır. Tokalar, terlikler, komodinde duran lavanta kolonyası... Neye baksa Fatıma’yı hatırlatır. Hasılı, hanımını mezara bıraktıktan sonra, dünya mezar olur ona. Yemez, içmez, gülmez, uyumaz. Kimseyle konuşmaz, denileni anlamaz. Bazen sarhoşlar gibi dolanır, bazen sabit noktalara mıhlanır kalır. Nasıl olursa olur bir gece hokka ve divitini önüne çeker. İçinde kopan fırtınaları kağıda döker... Unutulmaz bir şiir olur. Adına MAKBER derler. Makber bambaşka Abdülhak Hamid, tam dört kez evlenir. Dört eşi de vefat eder. Yeni eşleri için de şiirler yazar, onların da ayrılıklarına kalem oynatır. Fakat Fatıma Hanım’ın yeri ayrıdır. İlk ölen eş onunki değildir elbet. Fakat her eşi ölen de MAKBER gibisini yazamaz ki. Makber, vefa, sadakat, hasret ve dolu dolu ıstırap kokar. Belki de aşk denilen şey budur. Kim bilir? Her şairin, öne çıkan bir eseri olur, “şair-i azam”ın adı anıldığın akla “makber” (mezar) gelir. Hem, biliyor musunuz, sanatçı Hamiyet Yüceses’in okuduğu “her yer karanlık pür nur o mevki” diye başlayan şarkının sözleri ile Abdülhak Hamid’in şiirindeki mısralar aynı değildir... Konak çocuğu, diplomat Şairimiz, İstanbul’da doğar. Babası da diplomattır, bu yüzden çok ülke görür, özel hocalardan eğitim alır. Dedesi hekimbaşı, olduğu için evlerinde entelektüel simalar eksik olmaz. Tahsilini Paris’te tamamlar, Londra ataşeliğine atanır. Bir ara Maliye ve Sadaret Kalemi’nde çalışır. Mütareke yıllarında Viyana’da yaşar, 1928’de İstanbul Mebusu yapılır. 1937’de ölür, kabri Zincirlikuyu’dadır. Abdülhak Hamid, Ebüzziya ve Recaizade ile iyi anlaşır. Hindistan ve İran’da bulunduğu için Hint ve Fars kültürüne aşinadır. Hem doğu ve hem de batı edebiyatına hakimdir. Kelimenin tam mânâsı ile İstanbul Efendisidir, zarafeti ile karşısındakine düğme ilikletir. Biz gidelim Necip Fazıl, gençlik yıllarında yazdığı şiirleri sadece Abdülhak Hamid’e gösterir, onun tenkidlerini ciddiye alır. Bu zarif insana karşı büyük bir hürmeti vardır. Bazen yanına gider, uzun uzun sohbet ederler. Necip Fazıl, yaşlı şairin tasavvufa olan meylini hissedince onu hocası Seyyid Abdülhakim Efendi ile tanıştırmak ister. Bir gün hocasına Hamid’den bahseder ve “ziyaretinize getirmek istiyorum” diye arzeder. Abdülhakim Efendi, “o, yaşça büyüktür” derler, “bizim ona gitmemiz daha münasip olur...”
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 110248
    % 0.84
  • 3.8277
    % -0.93
  • 4.5278
    % -0.49
  • 5.1355
    % -0.16
  • 155.463
    % -0.28
 
 
 
 
 
KAPAT