BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Medine’den Marmara’ya Fatih Sultan Muhammed

Medine’den Marmara’ya Fatih Sultan Muhammed

“Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni’mel emiri emiruha ve le ni’mel ceyş zalikel ceyş” (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker, ne güzel asker...) Hadîs-i şerîf



İstanbul, kuruldu kurulalı denizle iç içedir. Belki de şehir gemicilere mekân olduğu için çok gelişir. Onun buğulu silüetinde uzak iklimlerin izleri gözlenir. Nedendir bilinmez İstanbul hep, Roma’yla kıyas edilir. Ancak Roma’dan daha büyük ve daha zengindir. Evet Roma güçlü bir kenttir ama “içinde Roma’nın da bulunduğu dünyayı” İstanbul yönetir. İstanbul kabuğuna sığamaz, zırhının dışına taşar ki bu yeni yeni mahalleler ve “yeni surlar” demektir... Ne hikmettir bilinmez ilk müminler çok ezilirler. Ama bu ümmetin çektiğini kimse çekmez. Kureyşli müşrikler sahabeleri sindirme yolunda her usulü denerler. Döverler, söverler, tecrit ederler. Bütün bunlara dayanılabilir ama İslâm’ı gönüllerince yaşayamamak var ya, işte o kahreder. Önlerinde tek çare vardır: Hicret... Emir de öyledir zaten. Medineliler muhacirleri bağrına basar, misli görülmedik bir kardeşlik destanı yazarlar. Evlerini, bahçelerini, tezgâhlarını misafirleriyle paylaşırlar. Müminler bitmesini istemedikleri bir rüyanın en tatlı demlerindedirler. Efendimizin sohbetlerinde yetişir, manevi mertebelere erişirler. Ancak müşrikler bu huzuru çekemezler. Zırhlanıp pusatlanıp yollara düşerler. Bedir’de ummadıkları bir direnişle karşılaşır, adeta zakkum içerler. Uhud ise galibi olmayan bir savaş olarak tarihe geçer. Müminler yaralarını henüz sarmışlardır ki Huzaalı bir haberci gelir. Genç süvari “Hazırlanın!” der, “Kureyş 10 bin kişilik bir ordu ile üzerinize geliyor!” İşin acı yanı, bu kez Ben-i Kureyza Yahudileri de müşriklerin yanına geçer ki, bu “kuşatıldılar” demektir. Görünenlere bakılırsa Müslümanların rakipleriyle başetmesi mümkün değildir. Ah o kaya!.. Resulullah Efendimiz adeti şerifleri üzerine eshabını toplar ve istişare yaparlar. Sıra İranlı bir köleye gelir. Selman-ı Farisi “Bizim ellerde güçlü düşmanın karşısına çıkmazlar” der, “Bir kuytuya çekilir, önüne hendek kazarlar.” Bu fikir herkese sevimli gelir. Zira Medine’nin yanıbaşında tarife uygun tepeler vardır. Etekleri kumdur, kolay kazılır. Hoş, başka da şansları kalmamıştır. Hemen alet edevat tedarikler, işe girişirler. Her mümine 5 metre civarında hendek düşer ki, derinliği iki adam boyunda, eni bir atın atlayamayacağı kadar olmalıdır. Hendek hızla tamamlanır ancaak!.. Ancak Mescid-i Seba önlerinde kumun bir karış kadar altından çıkan bir kaya damarı her şeyi altüst eder. Hendeği köprü gibi yaran kitle ortadan kaldırılmazsa bütün emekler boşa gider. Genç sahabiler keskilerle külünklerle girişir, ancak üç beş kıymık koparabilirler. Bu volkanik kaya bir taştan ziyade donmuş demiri andırır. Kureyşlilerin ayak sesleri duyulmalı olduğunda kaya olanca haşmetiyle ortadadır hâlâ!.. Müminler garip ve mahzundurlar. Ölüm gözlerinde yoktur ama şu üçbeş mücahid de kaybedilirse... Gerisini düşünmekten bile korkarlar. Halbuki bu nuru uzaklara, çok uzaklara taşımalıdırlar. Efendimiz, mütebessim ve telaşsızdırlar. Mücadelelerinde yılgınlığa yer olmadığını göstermek ister gibi kalkar, taşa yaklaşırlar. Sakin sakin balyozu alır ve tekbir getirerek vururlar. Müthiş bir çatırtı kopar, göz kamaştıran kıvılcımlar çıkar. Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser ve Şam’ın müjdesini verirler. Halbuki mücahidler Medine’nin endişesi içindedirler. Efendimiz balyozu bir kere daha kaldırır, bu kez Besmeleyle indirirler. Korkunç bir gürültü kopar, şavkı ufku tutar. Adı güzel Muhammed “İran’ın anahtarları elime verildi, Medayin’in köşklerini görüyorum” buyururlar. Büyük müjde... Efendimiz üçüncü kez öyle bir “Ya Allah!” derler ki, müminlerin içleri hoş olur. Balyoz indiğinde ortalık alev alev yanar, yankısı civar dağları tutar. Efendimiz uzun uzun uzaklara bakar önce Yemen’i müjdeler, sonra üstüne basa basa “Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni’mel emiri emiruha ve le ni’mel ceyş zalikel ceyş” buyururlar. (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker...) Kaya mı? Sorduğunuz şeye bakın, elbette unufak olmuştur. İsterseniz yarım bırakmayalım. Müşrikler hendek önünde çakılır kalırlar. Ardından tarifsiz bir rüzgâr çıkar, çakılları yerden kaldırıp yüzlerine çarpar, ağızlarına gözlerine kum basar. Hiçbir şey yapamadan gider, ağırlıklarını ortada bırakırlar. İşte bizim İstanbul sevdamız o gün başlar... Müminler kutlu müjdeye kavuşmak üzere yollara çıkarlar. Arablar 9 kez, Türkler 7 kez şehri kuşatırlar. Vururlar, vurulurlar, soğuğa, yağmura katlanırlar. Mücahide Rum ateşi neylesin? Onlar İstanbul sevdasıyla tutuşurlar. “Elbette” ve “muhakkak” Efendimiz’in İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisi şerifleri çoktur. Üstelik bunlar “elbette ve muhakkak” mânâsına gelen edâtlarla güçlendirirler ki müminler İstanbul’u alacaklarına adları gibi inanırlar. * Kayserin şehri fethedilmedikçe, müezzinler ezan okuyup, ganimetler taksim edilmedikçe kıyamet kopmaz. * Konstantiniyye elbette feth olunur ve ganimetler taksim edilir. * Kayserin şehrine ilk gazaya çıkan ordu mağfirete lâyıktır. * En büyük cihad Konstantiniyye’nin fethidir.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT