BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Müjdeye doğru Amr bin Âs

Müjdeye doğru Amr bin Âs

Üç arkadaş titreyen adımlarla Mescid-i Nebiye yaklaşır ve kapı önünde kalakalırlar. İşte yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı server karşılarındadır ve nurlu simaları ayın ondördü gibi parlar. Ah ki ne ahh! Ona yıllar evvel bu gözle bakabilseler ne vardı?



Cahiliyye devri Mekke’sinde “mensubiyet” denen zinciri kırmak kolay değildir, bazı asiller “sırf kabilesi öyle istediği için” müşrikler arasında bulunur, bir başlarına kaldıklarında Muhammed aleyhisselamı ve Müslümanları takdirle anarlar. Lâkin küfrün şedidleri, salyalı nutuklar atıp, kılıçlarını kınlarından çıkardılar mı eyyamcılar ayaklanıverir, kalabalık mâlum cenaha akar. Herkes yürürken kenarda durmak zordur, adamı korkaklıkla, ihanetle, döneklikle itham eder, kadınlar ardından fısıldaşır, çocuklar alaya alırlar. İnanmadıkları bir yerde durmak ve mânâsız bir kavganın içinde olmak... İşte bu insanı çok yıpratır, hem de çok yorar. Bedir, Uhud, derken Hendek... Mekkeliler bu muharebede de istediklerini alamaz, muazzam ordularına ve işbirlikçi Yahudilere rağmen per perişan dönmek zorunda kalırlar. Aykırı ses Kureyşliler’in Resulullah Efendimizi öldürmek, İslâmiyeti bitirmek için kara kara çare düşündükleri günlerde aralarından aykırı bir ses çıkar. Amr bin Âs ayağa kalkar ve “artık bazı şeyleri görmenin vakti gelmedi mi” diye sorar, “Müslümanlar gün geçtikçe kuvvetleniyorlar, bu sene olmazsa seneye Mekke’yi alacaklar. Ben şahsen o gün burada olmak istemem. Fikrimi sorarsanız gidelim Habeş hükümdârı Necâşî’ye sığınalım. Zamanında onlara nasıl sahip çıktığını biliyoruz, umarım bizi de korur, kollar.” Amr bin Âs gibi bir dehanın gözüyle bakarsanız, mağlubiyet kaçınılmazdır, doğrusu bir an önce başlarının çaresine baksalar iyi yaparlar. İşte müşriklerin mücadele azmi “o gün” biter, adamlar iplik iplik dağılırlar. Doğrusu Amr bin Âs, onların kararlığını kırarak “çok büyük bir iş” yapar. Amr bin Âs kendisi gibi düşünenleri peşine takar, albenili hediyeler hazırlayıp Necâşî’nin huzuruna varırlar. Hoş, Amr Habeşistan’ın yabancısı değildir, İmparator Necâşî ile taa gençlik yıllarına uzanan bir dostluğu vardır, yörede hayli ticaret yapar. Necaşi’nin nelerden hoşlandığını iyi bilir, onun bayıldığı parçaları tek tek çıkarıp önüne koyar. Hayret imparator bu kez hediyelere bakmaz, Amr’ı kolundan tutup kenara çeker ve acıyarak yüzüne bakar. “Ey Amr sana yazıklar olsun” der, “Server-i âlem ile aynı şehirde doğdunuz, aynı sokaklarda dolaştınız, aynı meclislerde oturdunuz. Onun yalan söylemediğini çok iyi biliyorsunuz ve mucizelere şahit oldunuz. Gel beni dinle ve gözünü aç. Vakit varken son peygambere tâbi ol ki O, vallahi hak üzeredir. Nasıl Mûsâ Aleyhisselâm, sayısız askeri olan Firavun’a galip geldiyse, o da inkarcıları yenecektir”. Ve nihayet - Bence de öyle. - Şimdi söyle bana, dünyada mağlup, ahirette pişman olanların yanında mı bulunmak istersin, yoksa dünyada galip, ahirette mesud olanların yanında mı? - Eninde sonunda Müslüman olacağım ama. - Melek-ül mevt ani gelir, niyetin buysa hiç durma. - İmanıma şahid olur musun? - Elbette ve seve seve. Amr bin Âs nasıl rahatlar anlatılamaz, adeta kuş olup uçar. O hızla limana koşar, ilk kalkan gemiyle Şuaybe’ye (Arabistan’da bir liman) varır, hemen bir deve satın alır, Medîne yolunu adımlamaya başlar. Merruzzahrân’ı henüz geçmiştir ki, Hâlid bin Velîd ve Osman bin Talhâ ile karşılaşır. Merakla sorar. “Nereye Ya Ebû Süleymân?” Halid bin Velid kendinden emin bir şekilde “Ey Amr!” der, “oturup nefsimi hesaba çektim. N’apıyorsun, nereye gidiyorsun, maksadın ne diye sordum, cevap alamadım... Azıcık tefekkür edince sisler dağıldı, ortalık aydınlandı, batılla geçen günlerime yandım. Bugüne kadar çok hata yaptık, çok fırsat kaçırdık. Şimdi kesinlikle inanıyorum ki Muhammed Allah’ın resûlüdür. Artık yeter, ben gidip Müslüman olacağım.” Medine’de Amr bin Âs elini Halid bin Velid’in omzuna koyar ve tek kelimeyle “ben de” diye fısıldar. Üç güzide sahabi sarmaş dolaş olur ve hem güler hem ağlaşırlar. O güzel Resulü görmeden emr-i hak vaki olur diye çok korkar nefes nefese Münevver Belde’ye koşarlar. Harre mevkiinde kısa bir mola verir, develerini bağlarlar. Bayram çocukları gibi yıkanır paklanır, temiz libaslar kuşanırlar. Kardan ak sarıklar sarar ve en seçme kokularla ıtırlanırlar. Medine’ye girdiklerinde ikindi vaktidir. Hazreti Bilal elini kulağına atar, yanık bir sesle ezân-ı Muhammedi okumaya başlar. Sağda solda tanıdık simalar vardır, karşılıklı gülümsemeler, cesaret veren bakışlar... Müslümanlar üçlünün tavrından edasından niyetlerini anlar, daha dün Uhud’u kendilerine dar eden silahşörleri beklediklerinden sıcak karşılarlar. Üç arkadaş titreyen adımlarla Mescid-i Nebiye yaklaşır ve kapı önünde kalakalırlar. İşte yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı server karşılarındadır ve nurlu simaları ayın ondördü gibi parlar. Ahh!.. Ah ki ne ahh! Ona yıllar evvel bu gözle bakabilseler ne var? Ya günahlar Hâlid bin Velîd öne çıkar ve Resulullah efendimize bîât eder, sonra Osman bin Talhâ aynı şeyi yapar. Amr bin Âs çok mahçuptur ama Resûl-i Ekremin sıcak tebessümü ile karşılaşınca gamı kederi dağılır, anlatılmayacak kadar ferahlar. Efendimiz biat etmesi için sağ ellerini uzatırlar ancak Hazret-i Amr santimler kala elini havada tutar. Resulullah sorar “Sana ne oldu? Yâ Amr!” - Bir şartım var! - Nasıl bir şart? - Yâ Resûlallah! Ben geçmişte çok günâh işledim, bağışlanmak isterim. - Ey Amr! Bîat et! Hiç şüphesiz ki, Müslüman olmakla, İslâmiyetten önce yapılanların hesâbı sorulmaz. Halbuki bu şartı “gelecek günahlarım için de” diye koşsa... Bu aklına sonra gelir ve kaçırdığı fırsata çok yanar.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT