BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Çöküş başlayınca... III. Mustafa Han

Çöküş başlayınca... III. Mustafa Han

III. Mustafa, Osmanlı’ya çağ atlatacak sulhsever bir sultandır ama Ruslar, İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, Mısırlılar (ve tabii ki İranlılar) rahat durmaz, sırtlanlar gibi saldırırlar...



III. Mustafa Han, gayretli ve çalışkan bir sultandır, dedeleri Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi olmayı çok arzular. Bunun yolu yeni bir hamleden geçer ki öncelikle mâlîyeyi ve orduyu ıslah etse iyi yapar. O yıllarda Avrupa’da “Yedi Yıl Harpleri” (1756-1763) patlar. Bir yanda İngiltere-Rusya öbür yanda Prusya-Fransa... İki taraf da Osmanlı Devletini yanına çekmek ister, ittifaka karşılık pembe vaadlerde bulunurlar. Mustafa Han ne “evet”, ne “hayır” der, Avrupalıları maharetle oyalar. Bu arada ordunun donanmasına, donanmanın techizine hız katar. Baron de Tott adlı bir uzman eliyle Tophâneyi elden geçirtir, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına uzun menzilli silahlar koyar. Yüzen köprüler çaktırır, top arabaları yaptırır, tüfeklere süngü takar. Mühendishâne-i Bahr-i Hümâyûn (Deniz Harb Okulu) ve Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûnu (Teknik Üniversite) açar. Ancak ordu geleneğimizi de göz ardı etmez, körü körüne taklitçilik yapmaz. Mustafa Han’a göre en önemli iş adaleti sağlamaktır ona göre “bir memleketin hukukçusu cıvıtırsa orada dirlik düzen kalmaz.” Sultan, iktisada çok önem verir, israftan hiç hoşlanmaz. Zengin beylerden ‘imdadiye’ toplar, zahmetsiz kârlar peşinde koşan tefecilere (bunlar genellikle Yahudi olurlar) nefes aldırmaz. Paranın ayarını düzeltir, devlet hazinesini lebalep altınla doldurur ki istese Edirnekapı’dan Ruscuk’a kadar altın yayar. Polonezler uğruna Neyse “Yedi Yıl Harpleri” de biter, Ruslarla Prusyalılar (Alman-Avusturya) düşmanlıklarını çabuk unutur, el ele verip Lehistan’ı paylaşırlar. Sıkışan Leh milliyetçileri de (Polonezler) Osmanlı hudûduna sığınırlar. Ruslar sınır mınır tanımaz, Polonyalılarla berâber Osmanlı ahâlisini de kırar, ortalığı kana boyarlar. Yöre halkı Türklerle Rusları yan yana koyunca seçimi net yapar, “Türk atları Vistül’de sulanmadıkça bize rahat yok” demeye başlarlar. Mustafa Han önce diplomasi yolunu dener, ancak Çariçe Katerina ve zalim komutanı Kont Stanislaw Doniatowski geri adım atmaz. Hatta Rusya’da bulunan Osmanlı ticâret heyetini içeri alırlar. Osmanlılar da İstanbul’daki Rus sefiri Obreskoff’u Yedikule zindanına tıkar, Kırım Hanı Giray’a “var bildiğin gibi yap” buyururlar! Kırım Tatarları bir anda Güney Rusya’ya girer ortalığı dağıtırlar. Yüz binden ziyade esir alarak çanlarına ot tıkarlar. Ah o Rumlar Ama Çariçe Katerina az hin değildir, Bağçesaray’da hekimlik yapan bir Rum vâsıtası ile Giray Hanı zehirletmeyi başarır. İş başa düşünce Serdar-ı ekrem Yağlıkçızâde Mehmed Emin Paşa, yöreye varır ve Hotin Zaferine imza atar. (1769) Gelgelelim Yeniçeriler kırk defa sökülmüş kumaş gibidirler, artık dikiş tutmazlar. Komutanlar bunlarla uğraşmaktan dert sahibi olurlar. İngilizler ve Fransızlar her zamanki gibi ikili oynar, Ruslara malzeme yağdırırlar. Rumlar “fırsat bu fırsat” deyip ayaklanır, Koron, Modon, Navarin, Patras, Tripoliçe, Kalamota ve Isparta’da görülmemiş katliamlar yaparlar. Ancak Mora Serdarlığına tâyin edilen Kaptan-ı Deryâ Mandalzâde Hüsâmeddîn Paşa âsileri sindirir, Slavların hamisi kesilen Rusları Balkanlar’dan kovar. İran başa bela Henüz bu dert savuşturulmadan Mısır’da Kölemenli Cin Ali Beyin isyan edeceği tutar, ayaklanma Suriye, Filistin ve Arabistan’a da sıçrar. Neyse bunlar da 1773’te kazanılan Sâlihiyye Zaferiyle terbiye olunurlar. Diyeceksiniz ki “Peki İran n’apar?” Osmanlı birileri ile boğuşsun da onlar yerlerinde otursunlar!.. Olacak iş mi hemen hançerlerini biler, sırtımızdan vururlar. Cepheler çoğaldıkça detaylar dikkatten kaçar. Nitekim Ruslar (İngilizlerin yardımıyla) Baltık Denizini dolanır, Cebelitarık’tan geçip Ege’ye girer ve “Çeşme Baskını” ile donanmamızı yakarlar. Her ne kadar Cezayirli Hasan Paşa bu baskının öcünü alırsa da teknoloji yarışında geri kalan Osmanlılar artık “süpergüç” sayılmazlar. Nitekim Kont Romanzov komutasındaki Rus askerleri, Boğdan’ın Kartal (Larga) mevkiinde kendilerinden üç misli kalabalık (180 bin) Yeniçeriyi yenmekte zorlanmazlar. Ancak bir başka ordumuz Rusları (Ahıska’da) perişan eder, çocuklarımız Özi (Kırım), Yerköy, Silistre ve Varna’da parlak zaferler kazanırlar. Kasa boşalınca Savaş zor zenaattır vesselam, harbin hitamında Mustafa Hanın tepeleme altınla doldurduğu hazine tamtakır kalır, üç kuruşa muhtaç olurlar. Hal böyle olunca Mustafa Han, hanımından (III Selim’in annesi Mihrişah Valde Sultan’dan 237 kese) ve kızından (Şah Sultan’dan da 340 kese altın) borç alır. Karşılığında senet yazıp, mühür basar. Ama ne yazık ki devletin bu borcu ödeyecek kadar parası hiç olmaz. “Ödemezse ödemesin el mi” dediğinizi duyar gibiyim. İyi de borcunu ödeyemeyen de sarı çizmeli filan ağa değildir ki, üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun hükümdarıdır. Gel de kahrolma! III. Mustafa Han gibi şair ruhlu bir sultan bu acıları kaldıramaz, teessüründen yatağa düşer ve gözlerini hayata yumar. Onun vefatından sonra çok bilmiş hariciyecilerimiz Ruslarla akıllara ziyan bir anlaşma (Küçük Kaynarca) imzalar. Meydanda kazandıklarımızı masada dağıtırlar. Ne yazık ki I. Abdülhamid’e bu teessür yeter, hele “Özi Katliamı”nı duyunca inme iner, onu da toprağa bırakırlar. III. Selim annesinin alacağını tahsil etmek bir yana, kadıncağızın para eden nesi varsa derler toparlar, Nizam-ı Cedid’i kurmak için harcar. Nitekim Yeniçeriler ona da kıyarlar. Zor yıllardır vesselam... Ne III. Mustafa, ne I. Abdülhamid, ne de III. Selim dedelerinden daha az kahraman, daha az bilgili, daha az becerikli değillerdir ama olmaz... Olmayınca olmaz...
Reklamı Geç
KAPAT