BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Koca ordu geçmiş, farketmemişlerdi

Koca ordu geçmiş, farketmemişlerdi

-Haydi Toraman. Haydi Kara Koçum. -Bacaklara dal bre Ahmedim. -Ne yaptın be kızanım, üle de durulur mu? -Te be kavak gibi ne dikilirsin?



-Haydi Toraman. Haydi Kara Koçum. -Bacaklara dal bre Ahmedim. -Ne yaptın be kızanım, üle de durulur mu? -Te be kavak gibi ne dikilirsin? Anlayamadı, yolunun üzerine çıkan kalabalığı ve kalabalıktan gelen gürültüyü. Onları bu kadar kendinden geçirten neydi? Osmanlı’nın Tuna Cephesinin kocaman Garp Ordusu’nun öncü birlikleri yürümüştü... Büyük bir gürültü içinde yanlarından geçmiş, bu kalabalık, başını çevirip merak edip bakmamıştı. Onları bu kadar dış dünyadan koparan neydi? Gözleri, yola taşmış kalabalıktan ayaklarını kaldıracak gücü kalmamış, sürünür gibi yürüyenlere kaydı. Endişeliydi. Başarabilmişler miydi acaba? Evladından fazla sevdiği ana kuzularını, Vidin’den Plevne’ye hiç mola vermeden altı gün yürütmesi, işe yaramış mıydı? Yıl, 1877 idi. Sırtlanların, parçalamak için, ihtiyar aslan Osmanlı’nın yere düşmesini beklediği yıl. Osmanlı’nın tam anlamıyla yıldığı yıldı, Sultan Abdülaziz’in şehit edilmesinin üzerinden bir yıl geçmişti.1877 Temmuzunun 18’inde güneş batmak üzereydi. Yorgun ama ümitle bekleyen adam batan, kızılelma şeklini alan güneşe baktı. Güneş, hangi umut, korku ve endişelerin üzerine batacaktı? Batan Güneş, endişelerinin mi yoksa ümitlerinin üzerine geceyi getirecekti? “Ya Rabbi bu ne cilve, dedi, batan güneşi Türk oğlunun ebedilik rüyası kızılelmaya benzettin?” Kalabalık ve ordunun geçişinden kurtulan bekleyen adamın gözleri, endişeyle doğuya, güneşin doğuş istikametine bakıyordu. Hep sevinçli, güzel, insanları ebedi güzelliklere götüren haberlerin, müjdelerin geldiği doğudan, güneşin batış vaktinde, batıya yolculuk ettiği şu anda, nasıl bir haber gelecekti acaba? -Geliyor Paşa bubam, yaveriniz geliyor. Ses, Paşa’nın evladı gibi sevdiği, biraz yarım akıllı, bu yüzden de Paşa buba demesine ses çıkarmadığı emireri Çotuk Selim’indi. Paşa, doğuya baktı, atını çatlatırcasına süren yaverini farketti. Gönülceğizi, pır pır etti, “Ya Rabbim, inşallah hayırlı, güzel haberlerle gelmiştir” niyazına, duasına durdu. Yaver, hız kesmeden yaklaştı, bilmeyenlerin çok şaşıracağı bir duruşla, Paşa’nın yanında birden bire durdu, atından atladı, selam verdi. Selamında, Rumeli’yi vatan kılan alperenlerin izleri var gibiydi. Paşa merak içindeydi: -Oğlum, rahat. Hele deyiver, neler gördün? İnşallah, gördüklerin, Osmanlı’nın, Rumeli’nin rahatlığına, bizim yüz akımıza olur. Yaver, selamdan rahata geçti: -Haberim müjdeyedir Paşam. Plevne’nin doğu yakasında ve daha doğuda Rus birliklerine, öncülere dahi rastlanmadı. Niğbolu tarafından gelenler, Rus ordusunun dokuz-on saat öncesinden buraya ulaşamayacağını söylediler. Paşa, “Elhamdü lillah, sana şükürler olsun ya Rabbim.” diyerek Şükür Secdesine kapandı. Secdede, uzun müddet kaldı, doğrulduğunda gözlerinde yaşlar vardı: -Evladım. Ruslardan önce Plevne’ye gelmek çok önemliydi. Plevne, çok stratejik bir mevki. Elhamdü lillah, Ruslardan önce buraya gelmek nasip oldu. Allahü teala, askerler evlatlarımdan razı olsun, ıh demeden altı gün yürüdüler. Gayretleri kitaba sığmaz. Yaver, “Paşam, ya sizin fedakarlığınız. Askerim yaya diye siz de yaya yürüdünüz. Rahatsızlananları kendi elinizle atınıza bindirdiniz. Günde üç saatten fazla uyumadınız.” diyemedi. Çünkü, Paşa, kendisinin övülmesinden çok rahatsız olurdu. Yaver, bunları söyleyemedi ama başka bir şey söyledi: -Bir de üzücü haber. Evvelki gün, Niğbolu, Rusların eline geçmiş. Çoluk-çocuk kılıçtan geçirilmiş. Paşa, sarsıldı. Kalbinden vurulmuştu, oğlu ölseydi bu kadar üzülürdü ancak. ¥ Devamı var
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT