BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ölmeden önce ölmek!..

Ölmeden önce ölmek!..

Eskilerin Allahü teâlânın rızasını kazanmak, nefislerini terbiye etmek maksadıyla ibadet ve tefekküre daldıkları, çilehâneler onların manevî lezzetleri tatmalarına imkân veren, “ölmeden önce ölmek” sırrından mülhem olan mekânlardı...



Ahmed Yesevî hazretleri 63 yaşına gelmişti. O, çocukluğundan bu âna gelinceye kadar Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine yapışmakta hiç gevşeklik göstermedi. Resûlullah efendimizin âhirete teşrif buyurduğu andan itibâren yeryüzünde bulunmayı kendilerine münâsip görmediler. Bu sebeple dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda toplayıp; “Ey gönül dostları, Allahü teâlânın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa hazretleri 63 yaşında bu dünyâdan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehâneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım...” buyurdu. Müridlerinin gözleri yaşlı olarak; “Ey sultanımız bizim hâlimiz nice olur” sözlerine karşı; “Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum” dedikten sonra merdivenle çilehâneye indi. Ahmed Yesevî hazretleri mezar misâli olan o yerde, vefât edinceye kadar, devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgûl oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devâm etti. Kendisini vefât etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, bambaşka bir huşû bağlılık ve teslimiyetle ibâdetlerini yaptı. Burada evliyâlık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı. Allahü teâlâ ona uzun bir ömür nesip etti, Ahmed Yesevî hazretleri vefat ettiğinde 125 veya bir rivâyete göre ise tam 133 yaşında idi... Ahmed Yesevî hazretleri gibi zahid, abid, dindar ve takva sahibi bazı kimseler, hayatlarının bir bölümünü bu tür ıssız ve sesiz mekanlarda inzivaya çekilip, sükunet içinde tam bir huzur ve hulisi kalple Allahü teâlâya niyazda bulunup, O’na ermenin çarelerini ve yollarını arardı. İşte halvet, halvetgâh, çilehâne gibi adlarla da anılan halvethâneler, kimi zatların nefislerini terbiye etmek amacıyla ibadet ve tefekküre daldıkları, manevî lezzetleri tatmalarına imkân tanıyan halvet (çile) dönemleri süresince kullandıkları mekânlardı. Onlar için çile, her gün birkaç kere ölüp ölüp dirilmek, her zaman hayatı ve memâtı iç içe yaşamak, alâkadar olduğu daire içinde nereye ateş düşerse düşsün, yangını kendi sinesinde hissetmek, uzak ve yakın çevrede yaşanan elem ve acıların hepsini kendi yaşıyormuşçasına hissetmesi demekti. Dervişlerin mekânı Şehâbeddin-i Sühreverdî’nin “Avâritü’l-meârif” adlı eserinde çilehâneler, bir dervişin içinde tek başına namaz kılabileceği boyutlarda, halvete girenin dikkatini dış dünyaya dair birtakım ayrıntılarla dağıtmasına imkân tanımayan, tercihen karanlık bir hücre olarak tanımlanır. Bu arada halvete giren dervişin, hiç kimse ile konuşmamak şartıyla ancak abdest bozmak, yeniden abdest almak ve cemaatle kılınan namazlara iştirak etmek için çilehâneden çıkması söz konusu olduğundan bu mekânların, tarikat yapılarının büyük çoğunluğunda aynı zamanda cami veya mescid olarak da kullanılan tevhidhâne bölümleriyle doğrudan bağlantılı biçimde tasarlandığı dikkati çeker. Günümüze kadar gelebilen örneklerin çoğunda çilehânelerin yalnızca bu bölümlere açılan kapılar ve pencerelere sahip olduğu, bazı örneklerde de bir miktar ışık ve hava alabilecek dışarıya açılan birer küçük pencere ile donatıldığı görülür. Ahmed Yesevî’nin bir mezar odasını andıran ve “ölmeden önce ölmek” sırrından mülhem olan çilehânesinin benzerlerine dünyanın pek çok noktasında rastlamak mümkün. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Serhend’deki dergâhı bahçesinde ibadetlerini yaptığı bir çilehâsinesi mevcuttur. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Konya ile Sille arasında bir dağın eteğinde bulunan Bizans manastırına gelerek burada içinde soğuk su çıkan mağaranın dibine kadar inmiş, yedi gün yedi gece burada halvete çekilmiş, daha sonra kendinden geçmiş bir vaziyette dışarı çıkıp geri dönmüştür. Hacı Bektâş-ı Veli’nin Kırşehir yakınlarında bugünkü Hacıbektaş tekkesinde de bizzat kullanmış olduğu bir çilehâne bulunur. Şehâbeddin Sühreverdî Külliyesi’nde yirmi dört civarında çilehâne vardır. Ankara’da 1428 yılında inşa edilen, XVIII. yüzyıl başlarındaki onarımlarda son halini aldığı anlaşılan Hacı Bayram Camii’nin altında yer alan çilehâneler de XV. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenebilen ilginç örneklerdir. XV. yüzyılda yaşayan Osmanlı mutasavvıflarından Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan ile ağabeyi Mehmed’in Gelibolu’da Namazgah denilen mahaldeki çilehâneleri kaya içine oyulmuş iki küçük hücre halindedir. Kastamonu’daki Şâbân-ı Velî Külliyesi’nde cami tevhidhânenin bünyesinde ahşap çilehâneler yer alır. Şeyh İbrahim Gülşenî’nin külliyesinde zemin katında da halvethâne oldukları anlaşılan, beş adet hücre vardır. İstanbul’un çilehâneleri İslâm dünyasında en fazla tarikat yapısının bulunduğu İstanbul’da tesbit edilebilen en eski tarihli halvethâne ise, Muslihuddin Mustafa Efendi adına 1476’da Vefa semtinde inşa ettirdiği külliyenin cami tevhidhânesinde yer alır. Merkez Efendi Türbesi’nin çilehâne benzeri bir mekân dikkati çeker. İstanbul Davutpaşa’daki Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi’nde, aynı zamanda bu külliyenin bünyesindeki tekkenin tevhidhânesi olarak kullanılan 1748 tarihli caminin hariminde dikdörtgen planlı ve beşik tonozlu üç adet çilehâne bulunur. Meşhur Somuncu Baba’nın da fırının bitişiğinde, ibâdet ettiği bir odası vardır. Odanın kıble cihetinde ise nefsini terbiye etmek için kullandığı bir çilehânesi mevcuttur. Bursa’da bulunduğu süre içinde kimseyi bu durumdan haberdar etmemeyi başarır. Seyyid İbrahim Burhaneddin Desûkî hazretleri de hayatının 20 yılını Desûk’taki çilehânesinde eser yazmakla geçirir. Sâfî Âmidî Bolevî hazretleri ise bir defasında çilehânede boş bulunup ayağını uzatır. Bu sırada Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri gözüküp elindeki baston ile ayağına vurarak ikaz eder. O zat öyle bir acı çeker ki üç gün ayağının acısından yere basamaz, bu hadiseden sonra ne çilehâne, ne de başka bir mekânda ayağını uzatmaz. Her güne bir dua Evden çıkarken ve girerken okunacak duâ Evinden çıkarken Âyet-el kürsî okumalı. Evden çıkarken “Âyet-el kürsi”yi okuyan, eve dönünceye kadar belâlardan emin olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: “Evinden çıkarken Ayet-el kürsi okuyana, yetmiş melek, evine dönünceye kadar duâ ve istiğfar eder.” “Evinden çıkarken “Bismillah, tevekkeltü alellah, La havle vela kuvvete illa billah” diyen, tehlikelerden korunur, şeytan ondan uzaklaşır.” “Eve girerken İhlâs-ı şerîfi okuyan, yoksulluk görmez!” Bir kere “Kulhüvallâhü” sûresini ve bir kere de “Âyetelkürsî”yi okuyanın evine şeytân giremez. > Süleymâniye’nin eğik minâresi Süleymâniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti. O gün gelince İstanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla bu Türk şaheserini seyrediyordu. Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk, “Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!” diye bağırıyordu. Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği, Mimar Sinan’a kadar ulaştı. Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, “Yavrum hangi minare eğri göster bana” dedi Çocuk da, “İşte şu” diye minarelerden birini gösterdi. Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları minareye bağlattı, “Çekin yukarı doğru!” diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, “Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver” dedi. Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra, “Tamam, minare doğruldu” diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya şahit olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti: - Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. Düzeltmeye kalkışmanızın hikmeti nedir acaba? Mimar Sinan’ın cevabı, inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi: - Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını. Ama çocuğun kafasındaki “minare eğri” intibaını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki “eğri” kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı. > Hadis-i Şerîf Ramazan bereket ayıdır. Allahü teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duâları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır. Bilhassa oruçlu iken çirkin konuşmayınız! Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyiniz! Kalp göze tâbidir. Gözü harâmlara kapamayınca, dilin [gönlün] muhafazası zordur. Ve zîrâ kalp gördüğü harâma bağlı oldukça, fercin muhâfazası zordur. Çünkü, fercin korunması için, gözü harâmdan korumalıdır; kapamalıdır. Zinâ, bütün dinlerde çirkin ve men edilmişdir. Zinâ edenlerden, yüz güzelliği, parlaklık, nûrâniyyet ve safâ yok olur. İkinci olarak, fakîrliğe mübtelâ olur. Üçüncü olarak, ömrün noksan olmasına sebeb olur. [Se’âdet-i Ebediyye: 762.] > Bilecik mutfağından Kapama Malzemeler: * 1 kilo kemikli kuzu eti * 3 su bardağı pirinç * 4 çorba kaşığı tereyağı * 1 baş soğan * 3.5 su bardağı et suyu * Yarım çorba kaşığı salça * Yeteri kadar tuz, karabiber Hazırlanışı: Önce etleri bir tencerede haşlayın. Etler haşlanıncaya kadar pirinci bir kapta ılık tuzlu suda bekletin, Soğanı bir çorba kaşığı tereyağıyla hafif pembeleşinceye kadar kavurun. Salçayı ilave edip suyunu ekleyin. Kenarlı bir tepsiye yıkanmış ve süzülmüş pirinci yayın. Üzerine salçalı et suyunu dökün. Üzerine haşladığınız etleri yerleştirin. 180 derecedeki fırında pirinçler pişip etler hafif kızarıncaya kadar pişirin. Kapamayı fırından alıp 3 çorba kaşığı tereyağını kızdırıp üzerine gezdirin, Karabiber serpip sıcak olarak servise sunun. > Günün Mönüsü: Tarhana Çorbası, Kapama, Barbunya Pilaki, Ayran, Sütlaç
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT