BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yunusça sevmek (Diyalog Köşesi)

Yunusça sevmek (Diyalog Köşesi)

Ne söylemek gerekir şu ahvali dünya için... Yüreği yanan bir yetim, Yunus gibi ağlıyor her gece bir köşe başında şehrin... Acımasızlar yuva yapmış gözlerinde... Bu bir ahvali dünya mıdır ki memleket ağlamakta... Gören yok mudur ki çareler tükenmekte... İnsanlık bitip yürekler boğulmakta... Böyle olmamalıydı bu gidiş. Yunus’un kapının eşiğinden içeri adımını attığı gibi girmeliydik huzur denizinin içine.



Ne söylemek gerekir şu ahvali dünya için... Yüreği yanan bir yetim, Yunus gibi ağlıyor her gece bir köşe başında şehrin... Acımasızlar yuva yapmış gözlerinde... Bu bir ahvali dünya mıdır ki memleket ağlamakta... Gören yok mudur ki çareler tükenmekte... İnsanlık bitip yürekler boğulmakta... Böyle olmamalıydı bu gidiş. Yunus’un kapının eşiğinden içeri adımını attığı gibi girmeliydik huzur denizinin içine. Dalgalara bakıp gömüldükten sonra, bir kuşun kanadının dalgalar üzerinde raksetmesiyle, geceyle gündüzün buluştuğu yerde, sürgünün firakla ile dost olduğu yerde, ne yapılır bilmiyorum. Acıları verdim bir bedeviye kumlar arasına gömsün diye. Ben bir yıldız gibi kayarken bir gözde, belki cânı kaybettim belki cânı buldum. Ama hep candaydım Yunus gibi. Yani bir seherin nihayetsizliğini izlerken, burukluğunda geceye sitem ederken, canımı verdim canlar cananına Yunus gibi... Ölürüm vazgeçmem ben bir yolcuyum. Sahra kayıp, uzakta bir vaha görsem bile serap diye bağrıma basarım Yunus gibi... Ben kaybolurken bu çölde her yol bir değildir. Kaybolurum bazen, bazen ağlarım Yunus gibi, yanarım nefsimin çirkefinde. Kavrulurum çöldeki bir kum tanesi gibi. Gece olunca bazen çatlarım... Artık sahralar bir umut değil. Ben çölü vahasız aşarım. Elimde bir burkuntu ile sığınırken, bir damla gibi kaybolarak okyanusta, bende kalabalık içinde kayboluyorum Yunus gibi... Ben bir damlaymışım, bir serzeniş tuttursam da, gece günahlarıma gözyaşı olsun. Ben bir bedeviyim. Yoldur hüznüm, sevdam firakım, hüznüm... Tarifsiz ve nihayetsiz sürdürsem bu yazıyı altına kendi ismimi yazamam. Yazamam, ay geceye küsmüş. Bulutlar ağlarken ilmek ilmek Yunus gibi... Bir ufkun derinliğinde burkulurken, bir çöldeki bir serap gibi, denizde bir balık gibi, esen bir rüzgar gibi, Yunus gibi bulurum yine kendimi. Bir damla gibi bir ses gibi bir nida gibi... Yunus gibi sevgiliyi bulduğum zaman kurtulurum... Bir deryanın içli bir bakışı gibi güneşi yutan zamanında boğulurum yine. Kızıllığa bürünen bir gül, kara bir yılan gibi, büklüm büklüm sığdırılan bir kelime gibi, Yunus gibi bulurum yine sevgi varlığın özü imiş. Yunusça sevmek boynumun borcu. Bu parıltıyı bulunca bir zerre gibi yandım. Güneşin şahmerdan bakışı gibi bir buluta gömülüp kalırım bende. Bende saklı olan bende olmamalı. Ben bir ben değildir. ‘Biz’ in gözleri yaşlıdır yada olmalıdır Yunus gibi... Tebessümlere sığdırırım yüreğimi. Hep yalnızlığın parıltısında yazacak olsam bile güneşim var Yunus gibi yollara düştüğümde aydınlatan. Yollarım var Yunus gibi... Bir tek yol. Yunus’un yolu. Sevgilinin yolu. Bütün yolların tek çıkış yolu. Ana yol... > Muammer Yeşilyurt Tevekkül Başımız sıkışsa da, sıkışmasa da, Baş tacımızdır Allah’a tevekkül, Cevabı var her şeyin bir yasada, Sorun ister cüz olsun, isterse küll. Kulak üstü yatmak değildir tevekkül, Kur’an’a kulak vermektir gönülden. Allah sevgisiyle yan, öylece ol kül. Sevginin ateşi gelir, bir kırmızı gülden. Düşün önce Peygamberdeki tevekkülü, Çalışıp da en sonunda tevekkül gerek, Kim çevirebilir yoldan, şu çileli bülbülü? Onun hedefi tek, ona yalnız bir gül gerek. Müslüman, çalış, çabala, asla bırakma, İpin ucu hep sende olsun, sonsuza dek. Ne olur aklını başına al da yanlış anlama, En baştan tedbirini al, en son tesbih çek. > Sandalî (Ahmet Sandal) Hayal yangını Rüyalarıma gömmek isterken, kâbuslar yaşadım, Yangın ateşlerinde ısınmak istedim, köşebaşında, Zaman hep dar oldu, uyurken, ısınırken, içerken, Peynir ekmeğim zehirdi, bir yudum suyumu içerken Gözlerime, yüreğime çaktım seni; bilmiyorsun, Rüyalarımda, kâbuslarımda, o çivinin uyumasında, Yangınlarımda silüetlerin dolaşır acımasız gaddar, Sensin; ekmeğime, suyuma, sigarama zehir Aklımda, yüreğimde oradasın; giderken el sallamasan da, Saçlarını yorgan, gözlerini düş ettim yürek acılarımda, Ellerin; hayal ateşim, bedenin düş kırıklığım oldu, Rüyam, yangınım, ekmeğim, sigaram uzaklarda Bir sigara daha yaktım işte, bensiz ve sensiz ellerim, Cellatlar kadar acımasız, ağlayanı bir ben duyarım, Lodos bile kokusuz esiyor, yaprak esintisi ağlıyor bak, Ne yapmalı acaba? en iyisi hayalleri yakmak!.. > Bayram Karaali > Hüzün ve sevinç Bir gelinin kapıdan aheste aheste çıkışı... Ürkek bakışlarla naralar atarak halay çeken delikanlıları seyredişi... Halayda atılan adımların delercesine yere vuruluşu... Gelinin, silah seslerinden ve başına yağan boş kovanlardan, bir kuşun edasıyla sakınışı... Biraz hüzünle ve biraz telaşla, takip ederiz bir ananın yavrusundan ayrılışını... Gözümüzden akan yağmurun en hazin damlasını akıtarak, acılanarak seyrederiz. O gelinin evinden son kez çıkışını ürkek bir ceylan gibi yüreğimiz titreyerek; bazen de sevinç ve üzüntüyle karışık duygu yoğunluklarıyla içimizde hissederiz. Gelin, konvoya karışıp giderken, ardından ağlayan ananın feryadını duyup, kendi hayal alemimizden sıyrılır ve tekrar o hüzünbaz gidişe döneriz. Gidilen yer uzak da olsa, yakın da olsa, köy evinden gelinliğiyle giden, bir daha kefeniyle varır ancak o hüzünlü çıkışa. Bizi o anda hangi duygular yoğurursa yoğursun, şamata ve davulun ve halayın eşliğinde ne ananın hüznünü ve ne de gidenin ceylanlar gibi çarpan kalbindeki hisleri tam anlayamayız. Duvağın altında yeşeren bakışların, sararan bir yaprak gibi düşüşünü göremeyiz. Onun gibi hissedemediğimiz için, onun yürek atışına layıkıyla ortak olamayız. Gene de bir nebze olsun hissederiz onun hislerini; o ürkek ceylanın sızısını dindiremesek de... Bakışlarımızdaki derinliği kendine destek bilip bir nebze olsun içi hafifler belki... Giden, isteğiyle gider mi ve dönebilir mi istediği zaman, istediği gibi, bilemeyiz ama o coşkun naralar uzun bir süre kulaklarda uğuldar ve ta içimize işler. Toprak ezilirken delikanlıların ayakları altında, bir geri bakışın temsili vardır sanki oyunda. Sevince karışan hüzün bundandır belki, bilinmez... Bu düşünceler alıp başını giderken, bir çocuğun “Anne!” diye haykırışı böler yazıyı ve ne yazacağını şaşırıp onunla ilgilenir az önce kapıdan çıkan ve şimdi kalem tutan eller. Başka bir dünyadan gelmişçesine, hayallerinden sıyrılıp döner bu eller hayatın yeniden yorumlandığı eve... > Nurcan Şahingil / İstanbul
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT