BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Mîr Muhammed Numân

Mîr Muhammed Numân

Mir Muhammed Numan bir sabah, namazdan sonra câmide kalır murâkabe ile meşgûl olur. Bir ara başını kaldırır, ne görse beğenirsiniz! Hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz oturmaktadırlar...



Mîr-i Büzürk adıyla anılan Bedahşanlı Şemseddîn ilim ve hal ehli bir Seyyiddir, Samerkand çarşısındaki mütevazı dükkanında çizmecilik yapar. Esnaf arasında “muze düze” (çizme dikici) diye anılan usta sanatkâr kelimenin tam manasıyla Resulullah aşığıdır ve oğullarının adını mutlaka Muhammed koyar. Celaleddin Muhammed, Sa’deddin Muhammed, Ziyâeddin Muhammed’in ardından hanımı yine hamile kalır ki işaretlere bakılırsa evdeki Muhammedlerin sayısı artacak gibidir. Minik misafir gelmeli olduğunda babası rüyasında İmâm-ı A’zam hazretlerini görmekle şereflenir. Büyük veli “bu oğluna benim ismimi de ilave et” buyururlar. Ve nurlu çocuk (Muhammed Numân) doğar (H.977). Mir hazretlerini gören sıradan bir çizmeci sanır, halbuki eli işte, dili zikirdedir. Yüreği İslam büyüklerinin muhabbetiyle dolar taşar. Öyle ki hazırladığı risalede şeyhinin adını (Kâsım Germinî) her seferinde altın suyuyla yazacak kadar... Onu belki komşuları tanımaz ama hallerden sırlardan haberdar olanlar Mâverâünnehr’in dört bir yanından koşar gelir, kapısını çalarlar. Babasının oğlu Mir Muhammed Numan böylesine mümbit bir bahçede yetişir, babasına ve dedelerine layık bir evlâd olmaya bakar. Zaten kendini bildi bileli garip hâller yaşar, tabiri caizse onu ondan alırlar. Henüz 13-14 yaşlarında Allahü teâlânın aşkı ile yanıp tutuşur, elinden tutacak bir gönül ehli arar. Çarığını çorabını toplayıp yollara düşer ve Belh şehrinde Emîr Abdullah Aşkî’ye talebe olup marifet basamaklarına tırmanmaya başlar. Yine bu büyük velinin işâretleriyle Hindistan’a koşar ve Hazret-i Hâce’nin (Muhammed Bâkî Billah’ın) sohbetlerinde uçsuz ummana yelken açar. İşte şimdi aradığını bulmuştur, bu huzur ile ailesini de Hindistan’a getirir, ancak hali vakti parlak sayılmaz. Ev kiralayacak kadar para denkleştiremeyince, Fîrûzâbâd Külliyesinin bodrumundaki metruk odacıklara sığınırlar. Asırlardır kapısı açılmayan hücreleri yıkar paklar, üç beş çul partal yayarlar. Zikr eder, fikr eder, mekanı Kur’an sadaları ile nurlandırırlar. Bu asırlık külliyenin etrafındaki toprak zamanla yükselmiş ve zemindeki odacıklar zemin hizasının altında kalmıştır. İçerisi güneş ışığı sızmaz, hem küçük bir delikten girdikleri izbeyi havalandırılmak mümkün olmaz. Dayanılmaz bir rutubet vardır, duvarlar âdeta nem terler, küf kusar. Hava yapış yapıştır, kokusu geniz yakar. Nitekim kız kardeşi hastalanır, garibin beti benzi solar. Bir yandan ateş, humma, öbür yandan boğucu hava. Sıcaklık zaten malum, o aylarda Hindistan buhar buhar kaynar. Onlar parçamız Ama bu kızcağız öylesine salihadır ki ağzını açıp da tek kelime şikâyette bulunmaz. Hazret-i Hâce’nin (Baki Billah) anneleri nasıl duyarsa duyar, hasta ziyaretine koşarlar. Onları yılanların çıyanların tahammül edemeyeceği bir mahzende bulunca gereğini yapar, ferah ve aydınlık bir eve taşınmalarını sağlar. Görünüşte sefaletten kurtulur, düze çıkarlar. Halbuki Mîr Muhammed Numân çilesinden tad alır, “velîlikte hangi makama kavuştuysam hepsi de Fîrûzâbâd mahzenlerinde ihsân edildi” buyururlar. O günlerde Bakî Billah hazretlerinin muhlislerinden bir vali dergâhtaki talebelerin üstlerini başlarını donatmayı, iaşelerini karşılamayı arzular. Hazret-i Hâce uygun bulur, hizmete talip olanı mahrum bırakmaz. Vali, Mir Muhammed Numan ve ailesinin de ihtiyaçlarını üstlenmek ister, Baki Billah hazretleri “işte orada dur” gibi bir işaret yapar ve altını çize çize “onlar bedenimizin parçasıdır” buyururlar. Mir Muhammed Numan ve ailesini kimselere bırakmaz, evladı gibi sahip çıkarlar. Ahmed Faruk’a Hâce Hazretleri, Ahmed Fâruk-i Serhendi’ye (İmam-ı Rabbani) irşad ve icazet verince bütün talebelerini (kendi oğullarını da) bin yılın yenileyicisine ısmarlar. “Ahmed Faruk’a hizmeti saadetinize vesile bilin, hatta onun huzurunda bizi tazimden kaçının” emrinde bulunurlar. Mir Muhammed çok sevdiği hocasından bir türlü kopamaz, yine eskisi gibi kapısında hizmet etmeyi arzular ve “kalbimin aynası ancak sizin yüksek kalbinizin nuruna karşı duruyor” diye fısıldar. Büyük veli celallenir, “Meyân Şeyh Ahmed (İmam-ı Rabbani) bizim gibi binlerce yıldızı örten güneştir, gün yükseldi mi yıldızlar kaybolur” buyururlar. Emir açıktır, Mîr Muhammed Numân büyükleri incitmiş olmaktan çok korkar. Kendini nasîpsizlik ve istidâtsızlıkla suçlar. Pişmanlık alev alev yükselip yüreğini dağlayınca alır hokkasını divitini, İmam-ı Rabbani hazretlerine bir mektup yazar. Önce “Hazret-i Hâce bizi size havâle etmişti” diye bir giriş yapar, sonra “merhametinize kavuşmak için, Peygamberlerin Efendisinin hânedânına mensûp olmaktan başka vesîlem yoktur. O’nun (aleyhisselâm) sadakası olarak bana acıyın” der ki içli name buram buram sadakat kokar. Nisan yağmuru gibi İmam-ı Rabbani hazretleri mektubu okuyunca çok duygulanır ve dua buyururlar. O andan itibaren aralarında anlatılmaz bir muhabbet ve güçlü bir rabıta doğar. Mir Muhammed Numan’ı, Baki Billah hazretlerinin yanından ayırmaz. Hocasının hizmetinde vazifelendirir, ikisinin de gönlünü yapar. Baki Billah Hazretleri vefat edince, İmâm-ı Rabbânî Delhi’ye gelir, taziyede bulunurlar. Serhend-i şerife dönerken Mîr Muhammed Numan’ı da yanlarına alırlar. Genç talibi itina ile yetiştirir, ele az geçen sohbetler yaparlar. İmam-ı Rabbani tasavvuf basamaklarını hızla tırmanıp kemale eren güzide halifelerini çok sever, Ehl-i beyte olan hürmetlerinden dolayı onu ayrı tutarlar. Hacegan büyüklerine ait emanetlerin “birilerine teslimi icap ettiğinde” büyük oğlu Şeyh Muhammed Sadık ile Mir Muhammed Numan’ı uygun bulurlar. Mir Muhammed Numan bir sabah, namazdan sonra câmide kalır murâkabe yapar. Bir ara başını kaldırır. Ne görse beğenirsiniz? Hazret-i İmâm’ın yerinde Resûlullah efendimiz oturmaktadırlar. Bu hal defalarca tekrarlanır ki o anda kesinlikle şuurlu ve uyanıktırlar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT