BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ölüm, gerçeklerin gerçeği

Ölüm, gerçeklerin gerçeği

Ölümden “..madem ki” diye başlayarak söz etmek, taş gibi bir vakayı bir kere daha hatırlatmak içindir. Öyleyse sormalı, “madem ki ölüm var, bu kavgalar niye?” Çünkü insan, gafil, insan unutmakla malûl. Nitekim darbı mesel olmuş “hafızayı beşer nisyan ile malûldür/insan, hafızası unutma özürlüdür.” Gaflet derecesinde unutkanlık felaket, acıları katlanır kılan unutma nimettir. Ölüm, en mükemmel nasihatçi iken unutuluyor. Âdemoğlu, sevdiklerini toprağa tevdi ettikten sonra yine dünya günleri başlıyor.



Ölümden “..madem ki” diye başlayarak söz etmek, taş gibi bir vakayı bir kere daha hatırlatmak içindir. Öyleyse sormalı, “madem ki ölüm var, bu kavgalar niye?” Çünkü insan, gafil, insan unutmakla malûl. Nitekim darbı mesel olmuş “hafızayı beşer nisyan ile malûldür/insan, hafızası unutma özürlüdür.” Gaflet derecesinde unutkanlık felaket, acıları katlanır kılan unutma nimettir. Ölüm, en mükemmel nasihatçi iken unutuluyor. Âdemoğlu, sevdiklerini toprağa tevdi ettikten sonra yine dünya günleri başlıyor. Her birimizin hayatında ölümler var. O ne muhteşem sözdür öyle? “Gelinsiz ev olur, ölümsüz ev olmaz”. Ecdadımız, sadece şiir yazar gibi kılıç kullanmamış, konuşunca da işte böyle billurdan cümleler kurmuş. Ölüm hakikatlerin en katısı. Ne inkârı mümkün. Ne kaçmak. Ölüm, önünde krallığın da para etmez, devlet reisliğin de. Onu “gaflet” denen uyanıkken uyumakla unutuyoruz. Kendisiyle barışık olmak muteber bir halse sırrı ölümle barışık olmakta. Ölümle barışık yaşayabilsek ne kavga olur, ne geçimsizlik, ne hırçınlık ne kalp kırma. Yeryüzü melek tabiatlılarla dolar. Böyle olan mes’ut kullar yok mu? Var, onlar en halis Müslümanlar, fakat sayıları ne kadar az. Onlar, Allah dostu Yunus’un teşbihiyle dövülünce elsiz, sövülünce dilsiz kalabilen müstesna kimseler. 29 Ocak 2006’da Celal ağabeyimi kaybettim. 28 haziran 2007’de, 1,5 yıl sonra da Ekrem ağabeyimi. Amansız, şifasız illete önce Ekrem ağabeyim yakalanmıştı, sadece bir ay sonra Celal ağabeyimin de aynı rahatsızlığa duçar olduğu hekimler tarafından haber verildi. İlkin, hastalığı sonra anlaşılan bu fani dünyaya veda etti. Celal ağabeyimin naaşını Eyüp Sultan Camii Şerifinden kaldırdık. O gün, ne hoş, ne bereketli bir cemaat vardı, mevcudiyetleriyle ferahlık verdiler... Bir buçuk yıl sonra bu defa güzel insanlar cami güvercinleri gibi Fatih Camii şerifinin avlusunu doldurdular. Kılınan bir cenaze namazıydı ama sanki yıldızlar yere inmişti. Bu defa ebedi âleme uğurladıkları Ekrem Er’di. Ne kadar gafiliz, ölüm ne kadar yakınımızda, biz ona ne kadar uzağız!.. Ömrümüzün her dönemecinde bir ölüm var. Dede, baba, anne, amca, yenge, hoca, ağabey, arkadaş, arkadaş, arkadaş, eş dost. Akıp gidiyor, sürüp, gidiyor, dönüp gidiyor. Bir tarafta hayat ırmağı, diğer tarafta ölüm vâdisi. Bir rüzgâr, bir kasırga, bir bora. 1963’te babamı kaybettim, çocuktum. 1992’de annem, “oğlum senden razıyım” dedikten sonra Eğrikapı’yı mekân tuttu. Bebeklikten çıkıp da hayatı yeni yeni kavramaya çalıştığım erken zamanlarda ilk tanıştığım annemin göz yaşları olmuştu. Hayat beni göz yaşlarıyla karşılamıştı. Bir anne, 15 Yaşındaki Mehmet Fethi’sini kaybedince göz yaşları nice yıllar bazen içe bazen dışa süzülüp duruyor. Ona o ıstırabı unutturmak için mi dünyaya gelmiştim dersiniz? Arada nice eş, dost yâran, sevdiklerimiz, gittiler, önden yol aldılar. Ve derken Celal ağabeyim, Ekrem ağabeyim, acı, ağır, zor imtihanlarına sabrettiler, hamdettiler, Azrail’i -aleyhisselam- elinde bir demet çiçekle bekler gibi beklediler. Ölüm, bizim irfanımızda güzeldir. Çirkin olsaydı Peygamberler -cümlesine selam olsun- ölmezdi, ölüm vaktine şeb’i arus/düğün gecesi diyen ermişler ölmezdi. Ölüm ya dehşettir ya safa. Safa olunca elbette munistir. Ölüm, hem kalb saatinin durmasıdır, hem ayrılık. Bu yönüyle tahammülfersadır. Onu tahammül edilir kılan bir îmânınızdır , tevekkül ve teslimiyetiniz, bir de ahbaplardır, dostlar, her kederde sizi yalnız bırakmayan, ölünüzü hatimle, Yasinle, Fatihayla, kelimeyi tevhidle, duayla taltif eden sürmeli gözlü cami güvercini misali aziz insanlar, can arkadaşlar. Cümlenize teşekkürler. Geçmişinize rahmet, ömrünüze bereket. Hayatınız da mematınız da güzel olsun. Ey Rahîm!.. Sen, bu yazıyı dua ve teşekkür niyetine, tefekkürü aşkına yazdın. Ya senin yazın ne? Kim bilir kim, senin için de iki satır yazar? Veya yazan olur mu? Mesele yazdığın gibi yaşamanda. Hüner onda. Herkesin alın yazısı yaptığı işi. Sermaye samimiyet. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” bunu haber veren muhbiri sâdık/doğru haber verici Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- O halde tekrar faydalı olur. Madem ki ölüm var bu kavgalar niye? Yunus da onu demiyor mu? “Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.” Yine Yunus Emremiz demiş: “Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil”. Can, ruhtur. Ruh, Ezeli kudretin halk ettiği ebedidir. Yüce Allah, ölümlüye eşrefi mahlukat pâyesi verir mi, muhatap alır mı? Bu dünya ölümlü, bu dünya firak/ayrılık dünyası. Ölümün olmadığı, ayrılığın yaşanmadığı bir diyar da var. Buna böylece inanıyoruz. İnanmak ne bahtiyarlık. İnanınca acılar gücünü yitiriyor. Ölüm, gerçeklerin gerçeği. Ölmek, mukadder.. Ölmeden ölmekse zirve insanlara mahsus.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT