BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Eğer o şoför hayattaysa...

Eğer o şoför hayattaysa...

Kontrol Amirliğine giderek durumu anlatınca biri sordu: -Hangi şoföre teslim ettiniz? -Şey, şoförün ismini falan bilmiyorum. Arabanın plakasını da almadım. Ama Küçükköy’e giden belediye otobüsüydü. Yüzlerine baktığımda içlerinden “Sarı Çizmeli Mehmet ağaya teslim edilen para hiç bulunur mu?” demek istedikleri anlaşılıyordu.



İçel’den Halil Şanlı’nın hatırasını yayınlamaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Uzun yıllar yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yapan Şanlı, 12 Eylül 1980’den önce emekli olup İstanbul’a gelir. Mecidiyeköy’de belediye otobüsünden inecekken içi dolar dolu bir çanta bulur. Otobüsün şoförüne teslim ederek ayrılır. Ancak aklına kurt düşer. Tanımadığı, kimliğini öğrenmediği bir şoföre teslim etmek ne kadar doğrudur?!. “Bu kez, yaptığım hatayı telafi etmek istercesine, Kontrol Amirliğine giderek durumu anlattım. Haklı olarak sordu biri: -Hangi arabaya teslim ettiniz? -Şey, şoförün ismini falan bilmiyorum. Arabanın plakasını da almadım. Ama Küçükköy’e giden belediye otobüsüydü. Yüzlerine baktığımda ne düşündüklerini anlamıştım. Ya benim sözlerim inandırıcı gelmemişti. Ya da içlerinden “Sarı Çizmeli Mehmet ağaya teslim edilen para hiç bulunur mu?”demek istemişlerdi. Usulen cevap verdiler: -Peki tamam, biz ilgileniriz. Beş on dakika orada bekledim. Kimsenin ilgilendiği falan yoktu. Ne yapayım, bana ayrılmak düşüyordu. Para ne oldu, şoför bulundu mu? Çanta sahibine verildi mi? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Demek ki o zaman bir tecrübesizlik yapmıştım. Bu aklımı beğenmedim. Çantayı polise teslim etmem gerekiyormuş. O şoför eğer hayattaysa, bu yazılarımı da okuyorsa, şayet haksız olarak parayı da yemişse, şimdi kıs kıs gülüyordur. Aman canım sen de. Allah verirse helâlinden versin. Neyse... Yine birgün İstanbul’da, pazarlama şirketlerinden birinin istihbarat ele manlığını yapıyordum. Satış elemanları satışlarını yapıyorlar, ben de gidip satılan yeri inceliyordum. Bazan patron benim sözümü dinlemiyor ve mal veriyordu. Halbuki ben, “Oradan para alamazsınız” dememe rağmen beni bir tarafa itip dediğini yapıyordu. Sonra da bir kuruş alamıyordu. Bir gün bizim bayan patron, Aksaray’da kahvelerin birinde bir borçlunun oturduğunu haber almış bana geldi. “-Hocam istersen sen de gel.” Dedi. Aman Allahım bir de ne göreyim. Bütün civardaki pazarlamacılar yakasından tutmuşlar çekiştiriyorlar. Bizim patron da yanına yaklaşıp haykırdı:”-Utanmaz! Borcunu neden ödemiyorsun” Gencin rengi sapsarıydı “-Valla abla senedimizin vadesine bir gün var, yarın ödeyeceğim. O ne derse desin, adamı yaka paça ederek Aksaray Polis karakoluna götürdüler. İfadesi alındı. Pantolon kemeri dahil üzerindeki eşyalar rehin alındı. Genç borçlu yalvarıyordu: “-Aman etmeyin, eve haber göndereyim, paranızı getirsinler. Patrona yaklaşıp, “Yapmayın canım bu çocuğu nezarete niye attırıyorsunuz? Yasal yollara başvurulmalı, icraya verilmeli falan” dedim. Öfkeden burnundan soluyor ve haykırıyordu: “-Bunlar Yogoslav kızının ne yaman olduğunu öğrensinler!” Böyle diyerek karakoldan ayrıldı. Ben de ardından büroya geldim ve dedim ki: -Sayın patron sizinle bundan sonra çalışamam. “-Boş ver be, bana niye kızıyorsun, böyle yapmazsam forsum bozulur.” O Skoç viskiyi şişeyle başına dikerken, “La havle” çekerek oradan uzaklaştım. Serde gazetecilik yapmak da varmış. Elimde bir gazetenin kartı vardı. Beşiktaş motor iskelesine yolum düşmüştü. Özel teşebbüs buradan Üsküdar’a motorlarla yolcu taşıyordu. Dikkat ettim, yolcular indirilirken koruma tedbiri alınmamıştı. Herkes sıçrıyarak iskeleye çıkıyordu. Tehlikeli bir durum olabilirdi, denize düşebilirdi yolcular. Memurlardan birine yaklaştım: “-Yetkiliyle görüşmek istiyorum” dedim. Yetkili yokmuş. Oradan ayrılıp giderken iki kişi kollarıma girdi. “Gel patron geldi, seni görüştürelim” diye beni sürüklemeye başladılar. Ellerinden kurtulup bir lokantaya kendimi zor attım. Yine bir gün, Gülbahar mahallesinden işe gitmek üzere sabahleyin ayrıldım. Baktım Mecidiyeköy’de Akbank’ın önünde yüzlerce iş arayan kimse bekleşiyor. Yani, “Bir haber yapayım, şunların bir fotoğrafını çekeyim” dedim ve omuzuma asılı makineye elimi attım. Bir baktım bekleşen kalabalık çığ gibi üzerime çullandı. Yere yıkıldım. “Yahu ne yapıyorsunuz! Beni öldüreceksiniz bırakın beni!” deyince, “Kusura bakma seni, işe götürecek patron zannettik” demişlerdi. Yıllar geçti aradan. Şimdi ne o iş bekleyen kalabalık kaldı, ne öylesi patronlar, ne de bizim gibi emekli gazeteciler... Şimdi İstanbul’dan uzak, o günlerin hatıralarıyla avunmaktan öte yaptığımız birşey yok.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT