BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > deneme

deneme

deneme



HADİS-İ ŞERİF Kim Ramazanın faziletine inanarak ve alacağı mükafatı Allah’tan umarak değerlendirirse, anasından doğduğu gün gibi tertemiz olarak günahlarından kurtulur.’ ---------- >>> Hamd ve şükür duâsı Her sabah bir kere “Allahümme mâ esbaha bî min nîmetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr” demeli ve her akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, hepsini aynen okumalıdır. Peygamberimiz buyurdu ki,”Bu duâyı gündüz okuyan, o günün şükrünü yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü îfâ etmiş olur”. Abdestli okumak iyi olur ise de şart değildir. Hergün ve her gece okumalıdır. Hamd ve şükür için de şu duâ okunmalıdır: “El-hamdü-lillâhi dâimen ve alâ külli hâl ve E’ûzü billâhi min hâl-i ehlinnâr”. Şu duâ da okunmalıdır: “Elhamdülillahi alâ ni’metil islâm. Ve alâ tevfîkil îmân. Ve alâ hidâyetil rahmân.” ----------- Osmanlı elçisi olarak 1721’de Paris’e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi’ye Fransızlar büyük ilgi gösterir, özellikle kadınlar Osmanlı’nın ne yiyip ne içtiklerini, nasıl iftar ettiklerini ve namazı nasıl kıldıklarını görebilmek için elçinin peşinden ayrılmaz. Avrupa’da meydana gelen gelişmeleri, yenilikleri öğrenmek adına Avrupa’ya elçiler gönderme geleneği 18. yüzyıl başlarında denk düşer. 1721’de Fransa’ya gönderilen ve Paris’te 11 ay kalan Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin bu seyahati hayli ilgi çekicidir. Zira Fransızlar efsane Osmanlıları pek de sık görmüyordur ve pek tabii ki Müslüman kimlikleri onlar için bir merak konusudur. Bu seyahatin özellikle ramazana denk düşen bölümü son derece ilgi çeker. Özellikle kadınlar Osmanlı’nın ne yiyip ne içtiklerini, nasıl iftar ettiklerini ve namazı nasıl kıldıklarını görebilmek için elçinin peşinden ayrılmaz. Hatta bizim Çelebi o denli kuşatılır ki teravih namazlarını binlerce kişinin gözleri önünde kılmak zorunda kalır. >>> ‘Hanımlarımız merak ediyor’ Saraya, henüz 10-11 yaşlarında olan XV. Louis tarafından büyük bir törenle kabul edilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi’ye sarayın ileri gelenleri, “Hanımlarımız ne yiyip ne içtiğinizi merak ederler, gelip seyretmek isterler” deyince bizim Çelebi nezaketen onları kırmaz. Ama başına geleceklerden de bihaberdir. İftara yarım saat kala kıymetli mücevherler takmış 200 Fransız kadını elçiliğin bulunduğu konağa gelip bizim Çelebi’nin karşısına sıra sıra otururlar. İkamet ettiği konağın adeta kadınlar evine döndüğünden yakınan Çelebi, sefaretnamesine, “Konağımız kadınlar evine döndü. Birkaç bin kadının arasında kaldık ve kendimizi düğün evinde sandık’ diye not düşer. “Hele her ne hal ise bu azabı çeküp iftar ettük ve yemek yedük” diyen Çelebi, meraklı bakışların altında teravih namazı kıldıklarını yazar. Osmanlı heyetinin “teravih namazı” adı altında bir ibadet şekli olduğunu haber alan meraklı 2 bin Fransız kadını ertesi gün yine iftara yarım saat kala çıkagelir. Bu sefer ellerinde iftariyelik şekerleme ve çörekler bulunur. Velhasıl Yirmisekiz Mehmed Çelebi ve yanındaki heyet yine o meraklı bakışlar arasında iftarını edecektir. >>> >>> 2 bin kadın teravihi izledi Kadın misafirler iftar sonrasında yerlerinden bir türlü kıpırdamaz, ardından kılınacak teravih için düzen alırlar, Çelebi olayı sefaretnâmesine şöyle not düşer: “İftar ve taam eyledik. Bunlar gitmezler, saat üçe varınca otururlar. Meğer bunlar namazı beklerler imiş. Çare yok, abdest alup namazı kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece gelüp iftar ve taam ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular, izin verdük. Cemaatle oturup gece Teravihi tamam eda idüp ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizi seyretti ve hayran oldular.” Paris’e gidişi ile şehirdeki gözlemlerini günü gününe hatıra defterine yazan Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Sefaretnamesi, tarihî ve edebî açıdan bu alanda yazılmış en önemli eserlerden biri olur. Çelebi ayrıca, giyimi, hali, tavrı, konuşması ve terbiyesiyle, başta saray olmak üzere, ilim ve teknik kurumlarından ve genel anlamda Fransızlardan takdir görür. Paris’ten döndükten sonra da çeşitli görevlerde bulunur. Siyasi bir görevle Mısır’a da gönderilir. Patrona Halil İsyanından sonra Kıbrıs’a sürülen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, 1732’de Kıbrıs’ta ölür, Magosa’daki Buğday Camii haziresine defnedilir. ----------- >>> Beni evimin olduğu yere gömün... Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkanda nalıncılık yapan Memi Dede, çevresinde çok sevilen mübarek bir zattır. O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan yangın hızla yayılır. Ama Nalıncı Dede’nin dükkanı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmıştı. Üstelik yangın sırasında Memi Dede’nin torunu Nalıncı Hüseyin dükkanda çalışmaktadır. - Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar! uyarılarını ise geri çevirir: - Burası benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam. Gerçekten yangın biter ama Nalıncı Dede’nin dükkanı yanmaz. Bu olaydan sonra buranın değeri artar. “Küpeli” lakaplı bir gayrımüslim, dükkan sahibine yüklüce bir miktar akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi’yi dükkandan attırır. Ancak bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek beyin kanamasından ölür. Yani o dükkanı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz. Rivayet edilir ki: Nalıncı Dede, öldüğü gece Sultan Üçüncü Murad’ın rüyasına girer ve ona şöyle seslenir: “Cenazemi Fatih Camiinde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim” Ve Sultanın talimatı ile Nalıncı Memi Dede, evinin olduğu yere gömülür. --------- >>> İskenderiye’de... > Yorulmayan seyyah İbn-i Batuta (2) O devrin yolcuları aylarca beraber yürür, yabani hayvanlara ve soygunculara omuz omuza karşı koyarlar. Birlikte yer, birlikte konaklar, yağmurdan fırtınadan birlikte sakınır, kelimenin tam mânâsı ile “yoldaş” olurlar. “Adam yolda tanınır” derler ya, kişinin kıratı zor anda ortaya çıkar. Biliyor musunuz bu yüzden kafile içinden yakınlaşmalar, izdivaçlar eksik olmaz. Nitekim İbn-i Batuta da Faslı bir kızla nikahını kıyar. Bir müddet İskenderiye’de meskun olurlar. Burası sevimli, güvenli ve işlek bir limandır, ilim isteyen ilim, macera isteyen macera bulur. Zengin ve mamurdur. İbn-i Batuta 20-30 yıl kadar evvel yıkılan İskenderiye Fenerinin kırık bedenine hayran olur, kalıntılarına dahi övgüler yazar. Şehirde bir çok alim ve veli vardır işte bunlardan Şeyh Burhaneddin bir gün ona “seyahati seviyorsun değil mi” diye sorar. “Evet” cevabını alınca “İnşallah kardeşlerimden Feridüddin’i Hint’te, Fahreddin’i Çin’de, Rükneddin’i de Sind’de görürsün. Onlara benden selam söyle” der ve kuşağına yol harçlığı koyar. Çin, Hint, Sind... Bir mana veremez... Gitmek görmek gibi bir niyeti de yoktur aslında... > Veliler arasında... Bu diyarda garip insanlarla tanışır. Mesela Abdullah el Mürşidi adlı bir Şeyh inzivaya çekilmiştir. Ne eşi ne de hizmetçisi vardır ama konuklarına nefis yemekler sunar, içinden çorba geçirene çorba ikram eder, helva isteyene helva... Yazın kış, kışın yaz meyvesini önlerine koyar. Emirler, melikler eşiğine gelir, duasını almaya çalışırlar. Civarda Ebu’l Hasan eş-Şazili hazretlerinin bağlıları çoktur. Bu büyük veli her yıl Mısır yoluyla hacca gider, son seferinde yanına defin levazımatı alır, Humeysira denilen bir kuytu için hazırlanmaya başlar. Nitekim zikrolunan yerde vefat eder, sevenleri onu işaret ettiği yerde toprağa bırakırlar. > Rüyadaki sırlar İbn-i Batuta, Fevva şehrinde bir dergâhta konuk edilir. Emir Yemelek adlı şeyh onu yedirir içirir, döşeğini dama serdirir. Seyyahımız yıldızlar altında huzurlu bir uykuya dalar. O gece rüyasında bir kuş kendisini kapar, önce kıble cihetine ve Yemen’e sonra doğuya, güneye götürür, dolandırır diyar diyar... Emir Yemelek sabah, sormadan rüyasını tabir eder ona yapacağı seyahatleri müjdeler. Hem para verir, hem yanına yolluk katar. İbn-i Batuta tekrar çarıkları çeker, Hac yoluna düşer. Geniş meydanları ve düzenli sokakları ile göz okşayan Nehrariye’den, çiçek kokan Abyar’a varır. Bu antik belde Maliki ve Şafii alimleriyle doludur. Bunlar Şa’ban-ı şerifin 29 günü (Yevm-i Rûkbe) ikindi nemazını müteakib Kadı efendinin evinde toplanırlar, yanlarına meşaleler alır yüksekçe bir tepeye çıkarlar. Nitekim o sene de aynısını yapar ve hilali görüp Şehr-i Ramazan’ın girdiğine şahit olurlar. > Devamı yarın... --------- >>> Piliçli patlıcan yuva kebabı Malzeme: > Bostan patlıcan (2 adet) > Piliç göğüs (2 adet kuşbaşı doğranmış) > Mısırözü (1 su bardağı) > Domates (1 adet) > Soğan (1 adet) > Sarımsak (1 diş) > Salça (1 yemek kaşığı) > Tavuk suyu (2 su bardağı) Yapılışı: Patlıcanların içini oyup kızartınız. Ayrı bir tavada soğanları soteledikten sonra piliçleri ilave edin. Salçasını, suyunu, tuzunu, karabiberini ve domateslerini ekleyin. 5-10 dakika pişirdikten sonra patlıcanların içine doldurun. Üzerine domatesini, biberini ve sosunu koyun. Fırında 15-20 dakika 180 derecede pişirin ve sıcak sıcak servis yapın. Yemek Zevki Dergisi’nin katkılarıyla...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 92957
    % -0.79
  • 5.2788
    % -0.16
  • 6.0239
    % 0.02
  • 6.7228
    % -0.28
  • 211.767
    % -0.32
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT