BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Îmânın insanda kalması için...

Îmânın insanda kalması için...

Îmân ni’metinin elde kalmasının şartı, mü’minin, mü’min kardeşini sevmesidir. Kişi mü’min kardeşini sevmezse, îmânını yavaş yavaş kaybeder de haberi bile olmaz...



Doğru bir îmâna sahib olmak, ni’metler içinde en büyüğüne kavuşmak hatta ni’metlerin zirvesine ulaşmaktır. Böyle bin îmân ni’metine kavuşan kimsenin, başka şeylere bakması, aşağıya bakmak demektir. Aşağıda yani adi olanı istemek ise, kendini zelil etmektir. Allahü teâlâ, sûre-i İbrahimin 7. âyet-i kerimesinde meâlen; (Nimetlerimin kıymetini bilirseniz artırırım, bilmezseniz elinizden alır, şiddetli azap ederim) buyurmaktadır. Bunun için sahip olduğumuz ni’metlere şükretmemiz ve elimizden gitmemesi için de, korkmamız lâzımdır. Bu sebeple îmânı muhafaza etmeye çalışmalı çünkü îmân etmek, Müslüman olmak, çok kıymetlidir. Kıymetini bilmemiz gerekir, aksi halde elden gider. Hikmet ehli zâtlar buyuruyor ki: “Her günah, îmânı tehlikeye sokmaya sebep olabilir ise de, şu üç günahın tesiri daha kuvvetlidir: 1-Îmân ni’metine şükretmemek. 2-Îmânın gitmesinden korkmamak. 3-Müminleri incitmek, kalblerini kırmak. Hadis-i şerifte; (Kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür) buyuruluyor. İyi olsun, kötü olsun hiçbir insanın kalbini incitmemeli. Allahü teâlâyı en çok inciten, küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur.” En büyük ihsân!.. Bir kimse, Müslüman olmakla yani îmân ni’metine kavuşmakla, Cenâb-ı Hakkın büyük ihsânına, büyük lütfuna kavuşmuş demektir. Dünyamızda milyarlarca insan yaşıyor. Bu kadar insan içinden bir kimseye îmân ni’meti ihsân edilirse, bu büyük ni’metin şükrü olmaz mı? Bu ni’metin şükrü; bu îmânın güzelliğini, letafetini, diğer insanlara anlatmak, tanıtmaktır. Anlatabilmek için de, öncelikle bu îmânın tezahürü bizde teşekkül etmesi gerekir. Bunlar ise; yalan söylememek, hırsızlık, hile yapmamak, verilen sözde durmak, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmak, gıybet, dedikodu yapmamak, insanların kalblerini kırmamak, güler yüzlü olmak, ailesini üzmemek gibi güzel hallerdir. Kısaca hasreti çekilen insanlar olmalıyız. Zaten Müslüman, hasreti çekilen insan demektir. Herkes, ah bir görsek, bir dinlesek demesi gerekir. Îmân ni’metine kavuşan kimse, böyle olursa, bunun artık anlatmasına lüzum kalmaz çünkü insanlar onu çok iyi anlarlar. Zira herkes, iyiyi kötüyü fark eder. Ve böyle yaşanırsa, insanlar da, Müslümanlığa rağbet ederler. Ama bir kimse, güzel numune olmadan, allame-i cihan da olsa, güzel de konuşsa, çok bilgiye de sahip olsa, hâli, ahlâkı bozuksa, insanlara da, İslâmiyyete de zarar verir. Bunun için kişi, evvela iğneyi kendisine batırmalıdır. İyi bir Müslüman olmaya, Müslümanları sevmeye ve hatta sevilmeye çalışmalıdır. Nefsimize zor gelen şeylere veya nefsimize zorluk verenlere dua etmeliyiz. Bir kimse, kalbinin nurlanmasını istiyorsa, kızdıklarına dua etmelidir. İnsanlar genelde düşmanı, hep dışarıda ararlar. Halbuki düşman, insanın içindedir. Bu düşman, nefstir. Nefs, Allahü teâlâya, Ona îmân etmeye ve Onun emirlerini yerine getirmeye hep düşmandır. Din büyükleri; “İnsanı çevreleyip îmânına musallat olan dört düşman vardır. Bunlar; sağında şeytan, solunda nefs, arkasında kötü arkadaş, önde ise dünyadır. Dünya bu zararda rehber olmuştur” buyurmuşlardır. Dünyanın en câhil, en ahmak mahlûku, insanların nefsidir. Her isteği kendi aleyhinedir. Gıdası haramlardır. Nefs, daima zararlı şey ister. Allahü teâlâ, bir hadis-i kudside buyuruyor ki: (Ey insanlar, nefsinize düşman olun. Çünkü nefsiniz, benim düşmanımdır. Emrime uyan Cennete, uymayan ise Cehenneme gidecektir.) Yanlış vasıtaya binen!.. Îmân etmenin ve ibâdet yapmanın faydası, Allahü teâlâya değil, herkesin kendinedir. Doktor, bir hastaya ilâç verse, ilâcın doktora faydası yok diye o ilâcı kullanmamak akla uygun değildir. Bir kimsenin, zehir içsem doktora ne zararı olur diyerek zehir içmesi de ahmaklık olur. İşte, günahlarımın Allaha bir zararı yok diyerek, her çeşit günahı işlemek de, akıl işi değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri düşünmeyen kimse, akıllı olabilir mi? Kur’an-ı kerimde insanlar, sık sık; (Hiç mi düşünmüyorsunuz?) diye ikaz edilmektedirler. Yanlış vasıtaya binen, istediği yere değil, vasıtanın gittiği yere gider. Meselâ Paris’e giden uçağa binen, Kâbe’ye varamaz. Netice olarak, Allahü teâlânın bir kuluna ihsân ettiği en büyük ni’met, îmân ni’metidir. Çok kıymetli olan bu ni’metin, elden kaçması da, çok kolaydır. Îmân ni’metinin insanda hep kalabilmesi için, îmân ni’meti ile şereflenmiş olanın, bu ni’metle şereflenenleri sevmesi şarttır. Kısaca îmân ni’metinin elde kalmasının şartı, mü’minin, mü’min kardeşini sevmesidir. Kişi mü’min kardeşini sevmezse, îmânını yavaş yavaş kaybeder de haberi bile olmaz. İmanın şükrü, Hubb-i fillah, buğd-i fillahtır. Çünkü Kur’ân-ı kerîmde Cenâb-ı Hak, hubb-i fillâhı, îmânın şartı olarak bildirmektedir.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT