BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yazmak benim tutkum

Yazmak benim tutkum

“45 milyon insan elini gazeteye bile sürmez bu ülkede. Çünkü bir yazıyı okuyup anlayacak kadar bile ana dilini bilmez. Toplumlar kullandıkları kelime sayısıyla değerlendirilir. Fuzuli Divan edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. 1800 kelime kullanmıştır.



Çetin Altan kimdir? 1926 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde yaptı. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Öğrenciyken Ulus’ta başladığı gazetecilik mesleğini Halkçı, Tan, Yeni Gazete, Akşam, Yeni Ortam, Politika, Milliyet ve Sabah gazetelerinde fıkra yazarı olarak devam ettirdi. Bir dönem İstanbul milletvekilliği yaptı (1965 -69). Edebiyata ise İstanbul ve Yeni Adam dergilerinde yayımladığı şiir ve nesirlerle başladı. İstanbul Şehir ve Ankara Devlet Tiyatroları’nca sahneye konan oyunlar yazdı. 12 Mart 197’den sonra gazete yazarlığından bir süre uzak kaldı ve bu arada romanlar yayımladı. Tekrar gazete yazarlığına döndü. Eserlerine gelince... Romanları: Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü... Oyunları: Çemberler, Mor Defter, Suçlular, Dilekçe, Tahtırevalli... Fıkralardan seçmeler: Taş, Sömürgeciler Savaşı, Onlar Uyanırken, Geçip Giderken, Kopuk Kopuk... İncelemeleri: Atatürk’ün Sosyal Görüşleri, Kahrolsun Komünizm Diye Diye... Hatıraları, gezi notları: Ben Milletvekili İken, Bir Uçtan Bir Uca, Al İşte İstanbul... Yazı dili ve Başkan BillClinton Yeryüzü dünya vatandaşlığına, dolayısıyla tek bir dile gidiyor. Bunu Bill Clinton ilk kez İstanbul’da dile getirdi. Ulus-devletlerin bittiğini Cumhurbaşkanı Süleyman Bey bile söylüyor artık. Clinton burada bir dünya vatandaşı olarak Yeltsin’e karşı çıktığını söylüyordu. Niye ABD Başkanı olarak veya ABD yurttaşı olarak konuşmadı da dünya vatandaşı olarak konuştu? Bunlar rastgele yapılmış konuşmalar değil. Dolayısıyla yaşayanlar görecekler, dünya da tek bir dile doğru gidiyor. Bu bağlamda, “Türkçe’nin yerini ne alacak, İngilizce mi?” sorusuna, “Elbette, almaya başladı zaten.” Diyebiliriz. Kazanacağım diye yazdım Ben yıllardır, yazıdan para kazanacağım diyerek yazdım. Yani yazı bende amatörce olmadı. O bakımdan kalite olarak değerlendirmiyorum ama nicelik açısından, dünya tarihinde, dünyada en fazla yazı yazmış sayılı adamlardan biriyim ben. Yani Balzaclar, Shakespeareler falan dahil buna. Günde yedi yazı yazdığım falan oldu benim. Ama halk ödemeyince yazıyı, ister istemez gazete yazıları ile biraz ayakta kalabilirdik ki, onda da çok az para verirlerdi. Bu son dönemlere bakmayın siz. Öncelerde, kimsenin ne arabası vardı ne birşeyi. Patronun altında işte eski model bir araba. Binalar ahşaptan falan filan. Ondan sonra biraz daha betonarme binalara falan geçildi. Artık yazı yaşamım benim. Hayatımda yazıdan daha önemli birşey yok. Para falan önemli değil benim için. Hiçbir şey yazının önüne geçmedi bende. Biliyorum Türkiye’de para kazanmak değil, yazı yazmak zor ama yazmak benim tutkum. Üçyüzbin kıza ne oluyor? Aşağı yukarı yılda 300 bin kız gelir İstanbul’a. Kiminde manken olmak özlemleri vardır, güzellik kraliçesi bilmem ne... Bunlar ne oluyor İstanbul’da? Bir yerde sınıf atlama çabası. Bir de futbol, bir de türkücülük var bize özgü. Kimsede Dünya ölçeklerinden bakıp da kendi mesleğinde en azından dünya standartlarının gerisinde kalmamak gibi bir gayret yok. Oysa herşeyin bir bedeli vardır. Sen bu bedeli ya peşin ödersin, ya da hayat senden alır sonunda. Sınıf atlamak amacıyla en kolayı, burjuva rolü yapacaktır. Biliyormuş gibi yapacak. Kaç kelimeyle? Dörtyüz kelimeyle. Bu çok zordur. O zaman kapalı devre bir hayat çıkar karşılarına. İşte mesleksiz emeksiz şöhreti yakalar ve ünlülerin arasına katılır. Son model araba falan filan. Kendilerini burada böyle avuturlar. Ama yeryüzüne çıktıkları, Dünyaya açıldıkları zaman korkunç bir eziklik duygusu yaşarlar. Ondan sonra da beğenmeme edebiyatı. “Efendim işte Paris’i böyle bilmezdim çok köpek pisliği var vs.” Buraya döndüğünde ise “Ben Paris’te iken.” Diyerek övünür. Yani beyinsel aristokrasi boşluğu oluştu burda. O yavaş yavaş dolacaktır. Çok acı çekmiş bir toplum Çok acı çekmiş bir toplumdur bu Türkler. Ama işin acı yanı acı çektiğini de bilmezler. Ne çileler çekerler ömür boyu. Hastanelerde sürünür, itilir kakılır, aç kalır açık kalır, yollar kazılır düşer, evini sel basar, en son depremden sonra çadırlarda sürünür. Yaşayışını herhangi bir standartla kıyaslamadığı için de farkına bile varmadan çok acı çeker. “Önce vatan!” falan derler ama bir itfaiyesi yok İstanbul’un. Ayıp şeyler bunlar. Doğru dürüst örgünletmiş bir yargı sistemi yok. On milyon mahkeme dosyası var. Üç bin yargıç eksiği var. Bunun kısaca adı oligarşik yapıdır. Yani hazineden geçinenler kendilerine kadar imkanları sağlamışlardır. Onun dışındaki halk yığınları sömürge gidibir. Bu çok acı. Üstünlük nedir ki? Bir enteresan kıyaslama vardır bizde. İşte arabam komşunun arabasından iyi olsun. Benim ondan şunum üstün olsun. Yahu, üstünlük niyedir ki? Niye başkasından üstün olacaksın ben anlamıyorum. Kendi işini iyi yapmaya çalışmak kendinle yarıştır. Komşunla yarışmanın anlamı yoktur ki yani. O da kendi işini kendi en iyi yapmaya çalışıyordur yani. Böyle bir şey olmaz. Mezarlıklarda hangisi üstün diye kim ayırd ediyor yani? İşte yazı, bilmem üniversiteler, kültür dünyası bu şartlanmaları arıtır. Onun için önemlidir bunlar. Yoksa taşlaşır kafalar. Düşünce esnekliklerinin teker teker değerlendirilmesi olmadan mutlak hüküm vermek olmaz.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT