BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul sokaklarının simgesi; SEYYAR SATICILAR

İstanbul sokaklarının simgesi; SEYYAR SATICILAR

Bir yabancı seyyah hatıralarında şöyle diyor: “Omuzlarında iki kefeli terazileri, küfeleri, ya elinde ya sırtında sepet, heybe, sele, güğüm; belindeki kuşakta dirhemleri, akçeleriyle İstanbul’un sesi, rengi, kokusu idi seyyar satıcılar...”



Sevimli Lezzetler Sevim GÖKYILDIZ sevim.gokyildiz@tg.com.tr Her şey satarlardı, ama en çok sattıkları yiyecek içecekti. Her satıcının sesi, makamı, söylediği maniler ayrı, her birinin mahalleden geçiş saati değişikti... 18-19.yy’da, cumbalı ahşap evin hanımı günlük alış veriş listesini yapar, sokaktan o malların satıcının geçmesini beklerdi penceresinde. Elbette en erken geçenler kasaplar, balıkçılar, baş, ciğer gibi çabuk bozulabilen sakatatçılardı. Hava ısınmadan, öğle vakti varmadan satılmalıydı mallar. Daha sonra tazelik açısından yine sabah satışı uygun olan diğer mallar geçmeye başlardı. Yoğurtçular, zerzevatçılar, sütçüler, peynirciler, börekçiler, çörekçiler, simitçiler... NEREDEN NEREYE Şimdi size İstanbul’lu bir ev kadınının iki devir arasındaki alış veriş farklarını gösteren iki örnek verelim. Birincisi; 21. yüzyılını kutlayan gelişmiş dünyanın teknolojik performansının göstergesi: Süpermarket alış verişi... Giyinmiş, süslenmiş, elinizde liste, cebinizde kredi kartı, hem tekerlekli alış veriş sepetinizi sürüyor, hem de binlerce renkli eşyanın, malzemenin önünden geçiyorsunuz. Ambalajlar renk renk, desen desen, ambalajı olmayanlar bile “gel beni al” havasında sergilenmiş. Yalnızca seyretmek bile keyif... Eğlenceli bir satınalma yolculuğu... ÇARŞI PAZAR ERKEK İŞİ İkinci alış veriş şekli 18-19. yüzyıl İstanbul’undan... Evdesiniz, ev kıyafeti, ayakta terlikler mahmur mahmur dolaşmaktasınız. Akşam evin beyi gelecek, yemek pişirmek için bir şeyler almak lazım. Bu yüzyılda kadınların fazla dışarı çıkma şansı yok, çarşı pazar erkek işi. İşte o zamanlar çarşı pazar kadınların ayağına gelirdi. Bekleyin satıcıların hepsi evin önünden geçecek sırayla. Eski İstanbul’da sokak aralarındaki seyyar satıcıların çokluğu, satılan malların çeşidi, kapı önünde verilen satış sonrası hizmetleri şaşırtıcı... HER ŞEY EVE GELİRDİ Ev kadınlarını çarşıda pazarda dolaşmaktan kurtaran, hemen her türlü malı ayağınıza getiren, giyinişleri, kendine has sesleri, tekerlemeleri ile İstanbul sokaklarının sembolü bu seyyar satıcıların, sadece yiyecek satanlarını sıralayalım: > Balıkçı: İncir yaprakları arasında tahta kefelerde sattığı balıkları, müşteri isterse omuzlarındaki tahta üzerinde ayıklıyor. > Bozacı: Çoğu Arnavut. Tenekeden kulplu kocaman güğüm, belde dirhemlik, okkalık ölçekler, kalın bardaklar ve yıkamak için diğer elde bir ibrik su. > Börekçi: Çoğu Safranbolulu. Kıyafet genelde şalvar, üstünde Trablus taklidi kuşak, omuzda sehpa, başın üzerinde camekanlı tabla, içinde ya peynirli ya kıymalı börek, poğaça... > Ciğerci - Paçacı: Günümüzde yok olmuş sokak satıcılarının en ilginçlerinden. Sabahın ilk ışıklarıyla mahalleye geliyorlar... Hemen hepsi Arnavut. Omuzunda uzun bir sırık, iki uçtan dengeli asılmış ciğerler, bellerindeki geniş kemere iliştirilmiş boy boy bıçaklar... Ayrı ayrı ya da takım ciğer satarlardı. Leblebiciler revaçtaydı... O devrin en sevilen kuruyemişidir leblebi. Satıcısının omzunda iki gözlü heybesi olur, birinde leblebisini, diğerinde terazisini taşırdı. Daha sonra heybe yerine iki gözlü camekanlarda leblebi ile birlikte çocukların pek sevdiği leblebici helvası da satılmaya başlandı. Kadayıfçılar: Pişmiş kadayıfı, daha çok cami avlusunda ya da pazar yerlerinde satarlardı. Kağıt Helvacılar: Omuzunda sehpa, üzerinde tahtadan yuvarlak tabla, üzerinde boyalı çinkodan nakış ve resimlerle süslü kutu. Kağıt helva, ya 2 ya yalın kat bazen de 6 - 8 kat oluyor. Bir de çay fincanı kadar küçükleri var ki arası çam fıstıklı, fındıklı ya da susamlı. Fiyatı ise 20 para... Keten helvacılar: Yine çoğu Arnavut seyyar satıcılar, helvalarını beyitler okuyarak satıyorlar. Keten helva, tahin helva, koz helva bazen de un helvası. Macuncu: Belki de en renkli seyyar satıcı. Çoğu geldiğini haber veren bir boru, klarnet hatta keman çalardı. Yuvarlak tepside, ayrı bölümlerdeki renk renk macun, ufak tahta çubuklara sarılıp yenilirdi. Macun ise şekerle yapılan ağdanın içine limon, tarçın, nane gibi koku ve renk verici maddelerin katılması ile hazırlanırdı. Köfteciler: Günümüzde stadyum önlerinde köfte ekmek satanlardan pek farklı değiller. Baharı bol, yanında domates, yeşil biber, çeyrek ekmek arasına... ‘Üç kuruşa domates Dört kuruşa patates’ Z erzevatçılar: Bunlara günümüzün seyyar manavları diyebiliriz. Evlerin meyve ve sebze gereksinimini karşılamak için İstanbul’un daracık sokaklarını gezerlerdi. Kıyafetleri kolay hareket edebilecek biçimdeydi. Bol şalvar, üzerinde bolca mintan, üzerinde cepken. Sırtlarında küfe, ellerinde terazi. Devamlı dolaştıklarından ayaklarında kalın nalçalı kunduralar. Baldırlarının üzerinde kalın tozluklar takılı olurdu. Bir çeşit cüzdan görevi gören para keselerini bellerindeki kuşağın arasına koyarlar. Kağıt paraları ise başlarındaki fesin içine saklarlardı. Her satıcının kendine göre bir şarkısı, kendince bir üslubu ve nakaratı vardı. > Mesela Ahmet Rasim’in romanındaki zerzevatçının nakaratları şöyle: “Üç kuruşa domates, dört kuruşa patates...” “Lahanam dürüm dürüm, ayrılık gerçek ölüm...” Muhallebici: Muharrem ayında aşure, diğer aylarda bildiğimiz muhallebi satarlardı. Bellerinde uzun bir peştamal, omuzlarında peşkirleri olurdu. Başlarında taşıdıkları dört köşe sehpanın içinde, rengarenk tabaklarda üzerine gülsuyu ve pekmez dökülmüş su muhallebisi, sütlaç da bulunurdu. Evliya Çelebi de, “Seyahatname”sinde sokaklarda “muhallebim nefis” diye bağırarak ibrikle sulu muhallebi satanlardan bahseder. Simitçiler: Son yıllarda hemen her köşede açılan simit dükkanı ile İstanbul’a has bu yiyecek de seyyar satıcılarını kaybetti. Yıllardır sokaklarda, baş üstündeki tablalarda daha sonra camekanlarda satıldı. Daha yakın zamana kadar, başında tabla, elinde üç ayaklı sehpa köşebaşındaki simitçileri hepimiz hatırlarız. Fırından çıkışı çoğunda sabah ya da ikindi vaktidir, o saatlerde alacağınız simit çıtır çıtır gevrek olacaktır. 19. yy’da beş paralık simitler ince, on paralık simitler daha kalın ve yassı idi. Simitçiler, simidin yanı sıra yağlı halka, tekerlek şeklinde nohut çöreği, açma, çatal, reçelli ponçik, poğaça, kandillerde ise yalnızca kandil simidi satarlardı. Musahipzade Celal, o devrin en ünlü simitçi fırınlarının, Çakmaklar, Hasanpaşa, Galata ve Beylerbeyi’nde olduğunu yazar. Yalnızca yiyecek satanları bile yazmaya yerim yetmeyecek. Ama ben şimdilerde hiç kalmayan satıcıların isimlerini vermek istiyorum. Eski devirde hemen her şeyin sokakta satıldığına siz de şahit olun! Muhallebici, mısırcı, kestaneci, palamut tavacı, pilavcı, kuskusçu, tahinci, pekmezci, saka (sucu), sucukçu, şerbetçi, yoğurtçu, turşucu, kurabiyeci... Yiyecek maddesinin dışında evlerde kullanılan lüzumlu araç gereçleri satanlar da vardı. Bunlara ayaklı dükkan demek yerinde olur, gözünüzde daha iyi canlandırabilmeniz için. sadece birkaç tanesinin neler sattıklarını yazıyorum, varın 18-19. yy’da sokak alış verişini siz düşünün! Varinaci (bakır, pirinç eşyayı parlatmak için kullanılan kül veya kum) kınacı, sülükçü, makaracı, hallaç... Süpermarketlerde bulabilir misiniz? > (Kaynak: İstanbul Ansiklopedisi - Reşat Ekrem Koçu / Resimli Tarih Mecmuaları / Osmanlı Esnafı - Burçak Evren) Azmanlı Tarhanası Değerli okuyucular; 3 Eylül tarihinde, bu sayfada tarhanadan ve bir grup tarafından tarhana üzerine yazılması planlanan bir kitaptan söz etmiştim. Yazımı okuyan değerli okuyucumuz Mustafa Azmanoğlu beni telefonla Kütahya Gediz’den aradı, eşi Arife Azmanoğlu’nun yaptığı tamamen katkısız tarhanaları anlattı ve bir koli tarhanayı adresime gönderdi; Hijyenik, şık bez torbalarda, acı ya da tatlı, tamamen doğal ürünlerle yapılmış çok lezzetli bir tarhana... Paketlerle birlikte gönderilen bir de analiz raporu var. Buna göre, yağ oranı sadece % 1,8, protein % 11,42, karbonhidrat %68,65. Sağlıklı beslenme konusunda uzman olmasam da bildiklerime göre çok dengeli bir gösterge. Ayrıca içindeki kalsiyum, demir, B1,B2, C vitaminleri de yüksek oranda. Yapımında sadece un, taze kırmızı biber, yoğurt, kuru soğan, taze acı biber (acılı olanda) tuz, taze domates, kuru nane ve ekşi maya kullanıldığı yazılı. Pişirince hem kıvamı hem koku hem de tadından, malzemenin tamamen doğal olduğunu anlıyorsunuz. Arife Hanım’ın küçük bir aile işletmesi olan atölyesini bir gün kesinlikle ziyaret edeceğim. Bir mutfak dostu olarak, Türk mutfağının bir değerini yaşatmak için verdiği emeğe bizzat teşekkür etmeliyim. İlgilenen okuyucularımız için irtibat adresi: (Azmanlı Gediz Ev Tarhanası - Arife ve Mustafa Azmanoğlu - Gediz Kütahya Tel/Fax:0274 412 81 85 - 412 47 61) İNCİ “-Futbolu spor olgusundan uzak tutan şey, işin içine maddi ve ticari kaygının girmesidir... Futbol, sadece spor ruhuyla oynanmalı; kavgalar, küfürler, bağırışlar bence sporun ruhuna yakışmıyor. Ayrıca futbol konusunda herkes yorum yapmamalı...” (...Ebru Cündübeyoğlu / Oyuncu) SİZDEN GELENLER Şiiriniz (...Tuğba Fidan’ın satırları) > SEVGİM GİTMEDİ Seni sevdim, Kimseyi sevmediğim kadar. Sana kalbimi, ruhumu ve benliğimi verdim, Kimseye vermediğim kadar. Hayatı seninle sevdim Yaşamayı seninle sevdim Koşmayı, gülmeyi, ağlamayı Paylaşmayı, kavgayı ve her şeyi Seninle sevdim. Ailene ailem, sana canım dedim... Sen gidince can gitti, Sen gidince her şey gitti, Bir tek sana olan sevgim gitmedi... Albümünüz (...Şahan ailesinin albümü) ÖMER FEHİM ŞAHAN Aramızdaki üçüncü ayı... Hoş geldin Ömer Fehim... Tarifiniz (...Ceyda Yüce’nin lezzeti) >> PİLAVLI BÖREK 20 KİŞİLİK > MALZEMELER: > 4 su bardağı pirinçten hazırlanmış; mısır, bezelye, havuç, küp doğranmış tavuk eti ilave edilmiş pilav > 20 adet milföy hamuru > 2 adet yumurta sarısı > HAZIRLANIŞI: 4 su bardağı pirinçten pilavı alışık olduğunuz yöntemle pişirin. İçine arzu ettiğiniz miktarda mısır, bezelye, havuç, küp doğranmış tavuk eti (haşlanmış olarak) ilave edin. Milföy hamurlarını unlu tezgahta orta boy bir kaseyi kaplıyacak şekilde merdane yardımıyla açın içine pilavdan bir miktar koyup ağzını kapatıp yağlanmış tepsiye ters çevirin. (pilavı kaşıkla bastırmadan koyun) Üzerine yumurta sarısı sürüp 160 derecede fırında pişirin... Afiyet olsun... Divin’den “İlan-ı aşk” metodları... Türkiye’nin pırlanta tasarımcısı Divin, online mağazası Divin.com.tr’de, birbirinden alımlı tek taş tasarımlarını dünyanın her yanındaki müşterilerine ulaştırmakla yetinmiyor, onlara aşklarını en romantik biçimde ifade etmelerini sağlayacak ipuçları da veriyor. Divin online alışveriş sitesinde, Hediye Fikirleri menüsünün altında yer alan “İlan-ı Aşk” yöntemleri bölümünde, aşkını itiraf etmenin en romantik yolları anlatılıyor. Etkileyici “ilan-ı aşk” yöntemleri arasında, “evlilik teklifileri” de sıralanıyor. BİZE ULAŞIN: e-posta: omer.soztutan@tg.com.tr telefon: (0212) 454 30 00 faks: (0212) 454 31 00 adres: türkiye gazetesi ihlas medya plaza 29 ekim caddesi, 34197 yenibosna/istanbul
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 105324
    % 0.39
  • 3.472
    % -0.6
  • 4.1656
    % -0.39
  • 4.7068
    % -0.13
  • 146.472
    % -0.39
 
 
 
 
 
KAPAT