BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Çifte ölçüler-çelişkiler

Çifte ölçüler-çelişkiler

Türkiye’nin ivedilikle muhtaç olduğu mali gücün süratle, yapılacak özelleştirme ve dolayısıyla akacak yabancı sermayeye bağlı olduğu da görülüyor. Bir yandan özelleştirme yapılırken, bir yandan da, yabancı sermayenin Türkiye’yi tercih etmesi sağlanmalı.



“Zirve”deki tarihî karardan, hukuku ve millî egemenlik ilkelerini, alt üst eden “deprem”den sonra, ben de, karınca kararınca, “artçı şoklarımı” devam ettirmeye çalışıyorum... Kanaatımca Hükûmet bu kararı ile, kendisini hem hukukî, hem siyasî, hem de fiilî çıkmaza sokmuştur. Bir taraftan Öcalan’ın idam cezasının AİHM kararına kadar erteleneceğini söylemek, diğer taraftan da, AİHM’nin Türk yargısının kararlarını değiştiremeyeceğini iddia etmek, başlı başına çelişki iken, bu sırada, Türk Ceza Kanunu’nda değişiklik yapılması -ve bu arada yeni tasarı ile idam cezasının kaldırılması- çalışmalarına hız verilmesi, eğer alaturka bir “oldu bitti” teşebbüsü değilse, AİHM kararına kadar Öcalan’ın idam edilmeyeceğini iddia etmek de bir çelişki değil mi? Bu tasarı TBMM’de sür’atle kabul edildiği takdirde, Öcalan’ın idam edilmesi artık mümkün olamayacaktır -hatta tartışılamayacaktır! TBMM’nin bu konudaki yetkisi, fiilen ve kesin olarak elinden alınmış olacaktır. İDAM CEZASI İdam cezasının kaldırılması hep bir tartışma konusu olmuştur... Hem dünyada, hem de Türkiye’de! İlkel, gayrı ahlaki ve hatadan dönülmesine imkan vermeyen “kesin” bir ceza olduğu ileri sürülmüştür. Çok yakın zamanlara kadar ülkemize ait özel şartlar ve Güneydoğu’daki gerçek savaş hali içinde, teröre karşı gerekli ve zorunlu bir ceza olduğunu Devlet Başkanımız da daha evvel ifade etmişti. Ceza da bu aynı gerekçelerle, şimdiye kadar kaldırılamamıştır. Hatta şimdi idam cezasına karşı olan bir politikacımız, o zaman “Eğer idam cezası olmasa idi bile Öcalan yüzünden yeniden kabul edilmesi gerekirdi” diyordu. Geçen gün, bir İngiliz gazeteci arkadaşıma “İngiltere’de bir adam Öcalan’ın yaptıklarını yapsa idi ne yapardınız?” dediğimde, tereddüt etmeden “İdam cezasını özel bir kanunla yeniden kabul ederdik” dedi ve gülerek “Veya başka türlü icabına bakılırdı!” dedi. Geçen akşam CNN televizyonunda Profesör Bakır Çağlar ilginç bir şey söyledi: Fransa’da idam cezası kaldırılmış ama rafta muhafaza ediliyormuş. Yani Cumhurbaşkanı’na, gerektiği takdirde ve hallerde idam cezasını tatbik etmek yetkisi verilmiş... Öcalan sadece cinayetlerinden ve vatana ihanetten değil Kürtler ve Türkler arasına onarılması güç bir nifak soktuğu için idam cezasını hak etmişti... “Etmişti” diyorum, çünkü sonunda asılmayacak! İnanılmaz çelişkiler de yaşanıyor bu arada. Geçen akşam, değerli Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün verdiği akşam yemeğinde hayretle izledim; bazı arkadaşlarımız bazı olayların tahkikî safhasında savcıların medyaya bilgi vermemesinden şikayetçi oldular. Başka ülkelerde tahkikat safhasında açıklamalar ancak çok özel hallerde ve ayrıntılara girmeden yapılabilir. Ama bugün bizde, daha tahkikat safhasında, sanıkların, sızdırılan haberlere göre medyada yargılanmaları ve “infaz” edilmeleri ahvali adiyeden. TUTARSIZLIK İkinci bir çelişki de, suçlulara Avrupa kriterlerine göre muamele edilmesini, mesela Öcalan’ı Avrupa kriterlerine ters diye idam etmemek isteyenler, Adalet Bakanı’nı ve Bakanlığı, Çakıcı konusunda, aynı kriterlere, uluslararası anlaşma ve taahhütlere uyduğu için takaza ediyorlar... Söz AİHM’ye geldiği için Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın Akşam Gazetesinde çıkan beyanatına dikkatleri çekmek isterim. Savaş, vakıalara dayanarak, açıkça, Avrupa’nın, AİHM’nin ve bu Mahkemedeki yargıçların hiçbir zaman ve özellikle Öcalan davasında, tarafsız olamayacaklarını iddia ediyor ve örnekler veriyor... Bu konularda, yargımızı AİHM’nin altına düşüren andlaşmaları “imzalamışız bir kerre” deniyor ve ben de bu “bir kerre” lafına tutuluyorum. Evvela, ilerde başımıza gelecekleri düşünmeden nasıl ve neden “ceffel kalem” bazı andlaşmaları imzalamışız, “bir kerre?” çıkarlarımıza ters düşen hallerde, biz de bunları tanımazlıktan gelemez miyiz hatta rededemez miyiz “bir kerre?” BİR ÖZÜR Dünkü yazımda, Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’un TBMM’ye sunduğu Anayasa Reformu paketinde, Anayasa’nın dibacesindeki “Türk milleti” deyiminin yerine “ulusumuz” tabirinin önerildiği yolundaki haber üzerine Sayın Selçuk’u eleştirmiştim. Sayın Selçuk, telefon edip bu haberi tavzih etmek lütfunda bulundular. Böyle bir teşebbüsün söz konusu olmadığını bildirerek benim gönlüme su serptiler. Anlaşılan, pakette sadece “millet” yerine “ulus” denmesi öneriliyormuş. Ne var ki ben dilde özleşme diye, bunca yıllık ve muhtevasını bunlarca yılın birikimlerinin doldurduğu Millet kelimesinin yerine, yapay ve geçmişi olmayan bir “Ulus” kelimesinin konmasına, hâlâ karşıyım. Hiç değilse kuşaklararasındaki iletişimi engelleyeceği için! GÜNÜN FİKİR KIRINTISI “Adaletin sadece gözü kör, kılıcı keskin olmamalı; kulakları da çok iyi duymalı ve toplumların ruhunu dile getirmelidir.” Oliver Wendell Holmes-ABD Yargıcı
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT