BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Holl­ywo­od’un gös­ter­me­dik­le­ri

Holl­ywo­od’un gös­ter­me­dik­le­ri

Vi­et­nam de­nin­ce a­kıl­la­ra A­me­ri­kan film­le­ri ge­lir, kah­ra­man de­niz pi­ya­de­le­ri, ha­in Vi­et­kong­lu­lar­ fi­lan... Ve bir Ram­bo çı­kar tek ba­şı­na des­tan ya­zar. Sa­hi öy­le mi­dir a­ca­ba?.. Vi­et­nam’da 4 mil­yon si­vil öl­dü­rü­lür­ken ıs­lık ça­lan­lar, ken­di ço­cuk­la­rı­nın ta­but­lan­ma­sı­na da­ya­na­maz­lar. Öf­ke hız­la bü­yür ve Be­yaz Sa­ray’ı sal­la­ma­ya baş­lar.



HO CHİ MİNH... VE VİETNAM’DAN IRAK’I ANDIRAN MANZARALAR Vi­et­nam’ı Ram­bo film­le­rin­den çok iz­le­dik, di­ler­se­niz kar­şı ce­nah­tan ba­ka­lım bu de­fa... 1900’ler... Fran­sız iş­ga­li­nin sür­dü­ğü yıl­lar... Ngu­yen (Ho Chi Minh) an­ne­si ölün­ce ni­ne­si­nin ya­nı­na sı­ğı­nan bir okul­lu­dur, 10 ya­şın­da­dır da­ha. Fran­sız­lar hal­kı dip­çik zo­ruy­la yol in­şa­at­la­rın­da ça­lış­tır­mak­ta­dır­lar. Şan­ti­ye­den fi­rar eden­ler, ge­ce­nin bir vak­ti ka­pı­yı yum­ruk­lar, yaş­lı ka­dı­nın evin­de sak­la­nır­lar. Ka­çak­lar kin do­lu­dur, iş­gal­ci­le­re sö­ver­ler sa­yar­lar. Ho Mark­sizm­le Fran­sız Li­se­sin­de ta­nı­şır, dü­zen­den sı­kıl­ma­ya baş­lar. Ani bir ka­rar­la mek­te­bi bı­ra­kır, Phan Thi­et ad­lı bir ba­lık­çı ka­sa­ba­sı­nı me­kân tu­tar. Önün­de ko­ca bir ok­ya­nus uzan­mak­ta­dır, kim bi­lir bu man­za­ra­ya ba­kan ne şe­hir­ler var­dır da­ha... Ah on­la­rı ge­ze­cek gö­re­cek ol­sa... Mu­ra­dı­na da erer, Ami­ral Lo­to­uc­he ad­lı bir ge­mi­de gar­son­luk bu­lur, açı­lır der­ya­ya... Hint Ok­ya­nu­su­nu, Ak­de­niz’i do­la­şır ve Ame­ri­ka’da ka­ra­ya çı­kar. Bos­ton’da ağaç bu­dar, Lon­dra’da bu­la­şık yı­kar. Bir ara Carl­ton ote­li­nin aş­çı­la­rı­na ya­mak­lık ya­par, bel­ki de bu yüz­den ken­di­ni “gur­me” sa­yar. O gün­ler­de Rus­ya’da dev­rim pat­la­mış­tır, Bol­şe­vik pro­pa­gan­da onu da önü­ne ka­tar. “Yurt­se­ver Ngu­yen” kod adı ile fa­ali­ye­te baş­lar. Si­ya­set için en el­ve­riş­li ze­mi­ni Fran­sa’da bu­lur, bir yan­dan Çin işi an­ti­ka­la­rı bo­yar bir yan­dan Sos­ya­list­le­rin yu­va­lan­dı­ğı La Po­pu­la­ire mec­mu­asın­da ma­ka­le ya­zar. Son­ra dev­rim­ci Le Pa­ri­a’nın edi­tör­lü­ğü­nü ya­par. Der­ken Vi­et Nam Hon ad­lı bir der­gi ya­yın­lar ve giz­li giz­li ül­ke­si­ne so­kar. Fran­sız iş­ga­lin­de­ki Vi­et­nam’ın ha­li pe­ri­şan­dır, ka­fa­sı­nı kal­dı­ra­nı ma­pus­ha­ne­ye tı­kar­lar. Bir ara­ya gel­mek, ko­nuş­mak, ta­nış­mak ke­sin­lik­le ya­sak­tır ama af­yon çe­ke­ne ka­rış­maz, sı­za­na ku­sa­na al­dır­maz­lar. Res­men nes­li çü­rü­tür, hal­kı uyuş­tu­rur­lar. Ho, Pa­ris’te­ki Sos­ya­list Par­ti top­lan­tı­la­rın­da ya­şa­nan zul­mü an­lat­ırsa da ara­dı­ğı tep­ki­yi bu­la­maz, mös­yö­ler fer­ya­da Fran­sız ka­lır­lar. PROFESYONEL DEVRİMCİ İki sö­zün­den bi­ri­ne “ben pro­fes­yo­nel dev­rim­ci­yim” di­ye baş­la­yan Ho işi ku­ra­lı­na gö­re oy­nar. Gi­der Mos­ko­va’da Mark­sist teo­ri eği­ti­mi alır, Le­nin, Sta­lin, Troç­ki, Di­mit­rov, Bu­ha­rin ve Ra­dek’le ta­nı­şır. Ar­tık Ko­min­tern’de­ki ye­ri fark­lı­dır, kon­gre­ler­de sö­mür­ge­ci­li­ğe bi­ga­ne ka­lan Fran­sız de­le­ge­le­ri­ni bom­bar­dı­ma­na tu­tar. Ba­kar­lar Hin­di­çin ile ya­tıp Hin­di­çin ile kal­kı­yor, “ma­dem o ka­dar he­ves­li­sin, git ça­lış” der, onu ken­di böl­ge­si­ne yol­lar­lar. Ho, sa­de­ce Say­gon ve Ha­noi ile kal­maz, Şang­hay, La­os ve Kam­boç­ya’ya da el atar. Bang­kok ve Hong Kong’da Bu­dist­le­ri ör­güt­ler, ayak­lan­ma­la­ra ka­tıl­ma­la­rı­nı sağ­lar. İn­gi­liz­ler is­yan­cı­la­rı tek tek top­lar, ce­za­lan­dı­rır­lar. Ama ne­den­se Ho’yu gör­mez­den ge­lir, hat­ta ha­pis­ha­ne­de öl­dü­ğü­nü ilan eder, “baş­ka kim­lik­le ra­hat ça­lış­ma im­ka­nı” su­nar­lar. Si­ya­set iş­te, adam­lar yıl­lar son­ra­sı­na ya­tı­rım ya­par. Dü­şü­ne­bi­li­yor mu­su­nuz 1933 Ko­min­ter­ni­ne ka­tıl­sın di­ye biz­zat Ba­yan Sun Yat Sen se­fer­ber olur, First lady onu Li­mu­sin­ler­le al­dı­rır, evin­de ağır­lar. Ne ya­par ya­par bir şe­kil­de Mos­ko­va’ya yol­lar. Ho’nun key­fi Rus­ya’da da iyi­dir, Ka­ra­de­niz sa­hil­le­rin­de ta­til ya­par, stres atar. 2. Ci­han Har­bin­de Al­man­lar, Fran­sa’ya gi­rin­ce Vi­et­nam­lı­lar umut­la­nır­lar. An­cak Fran­sız­lar çe­kil­mez, ak­si­ne ka­zık ça­kar­lar. Yet­mez Ja­pon­lar da ha­va­li­ye su­la­nır, sö­mür­ge­ci­le­rin sa­yı­sı ve iş­ta­hı ar­tar. Ho hu­zur­suz­dur an­cak bek­le­di­ği dar­be­yi ha­sım­la­rın­dan de­ğil hı­sım­la­rın­dan yer, Çin ma­kam­la­rı onu içe­ri alır­lar. Adı­nı yi­ne “öl­dü”ye çı­ka­rır, kay­dı­nı dü­şer sır­tı­nı sı­vaz­lar­lar. Bü­tün bun­la­rın bir be­de­li var­dır, bir ke­na­ra ya­zı­yor ol­ma­lı­dır­lar. Ho, Ame­ri­ka ile de mü­na­se­bet­le­ri­ni sı­cak tu­tar, Stra­te­jik Hiz­met­ler Ofi­sin­den (OSS) si­lah ve mü­him­mat alır, sö­züm ona Ja­pon­la­ra kar­şı it­ti­fak ya­par­lar. DENGELER ALTÜST Atom bom­ba­sı sa­de­ce Na­ga­za­ki ve Hi­ro­şi­ma’yı da­ğıt­maz, böl­ge­de­ki den­ge­le­ri de yı­kar. Ho ya­şa­nan kar­ga­şa­yı de­ğer­len­dir­me­ye kal­kar, adam­la­rı ile Ha­no­i’ye gi­rer, De­mok­ra­tik Cum­hu­ri­yet Hü­kü­me­ti adı­na yö­ne­ti­me el koy­du­ğu­nu açık­lar. Ka­yıt­la­ra gö­re bu asi­nin ya­şa­ma­ma­sı la­zım­dır, Fran­sız­lar şaş­kın­dır­lar. Sa­hi ne­re­den çık­mış­tır bu adam? Hem ne­yi­ne gü­ve­nir de ayak­lan­ma çağ­rı­sı ya­par? İşin ga­rip ya­nı Mark­sist­ler de Ho’ya gü­ven­mez, onu faz­la Troç­kist bu­lur­lar. Ni­te­kim Çin Hin­di Ko­mü­nist Par­ti­si­ni lağ­ve­der, Ho’nun adı­nı “mil­li­yet­çi­ye” çı­ka­rır­lar. Uzat­ma­ya­lım Ho ve ar­ka­daş­la­rı ha­ki­le­ri çe­ker, iş­gal­ci­le­re sal­dı­rır­lar. Sa­yı­sı 150 bi­ni bu­lan Fran­sız or­du­su 4 yıl­lık bir mü­ca­de­le­den son­ra 11 bin esir ve 20 bin ka­yıp­la hav­lu atar. Bin­ler­le ya­ra­lı... Trav­ma ya­şa­yan­lar... Fran­sız­lar Ce­nev­re gö­rüş­me­le­ri ile çe­kil­me ka­ra­rı alır­lar­sa da, per­de ar­ka­sın­da ABD ile el sı­kı­şır, Vi­et­nam’ı sa­tar­lar. De­mok­ra­si ha­va­ri­li­ği­ni kim­se­le­re bı­rak­ma­yan ABD, ıs­rar­la se­çim­le­rin ya­pıl­ma­sı­nı bal­ta­lar, diz­gin­le­rin Ho Chi Minh’in eli­ne ge­çe­ce­ği aşi­kar­dır zi­ra... Ame­ri­ka­lı­lar Ka­to­lik Ngo Dinh Di­em’i kol­tu­ğa otur­tur ve ada­ma “du­ruş­ma­sız idam” sa­la­hi­ye­ti ta­nır­lar. Ar­tık mu­ha­lif­le­rin ha­ya­tı bir işa­re­te ba­kar. ESKİ MEVZİ YENİ DÜŞMAN Ho, Fran­sız­lar­la baş eder ama ABD ile da­laş­mak­tan ka­çar. En azın­dan Çin ve SSCB’nin des­te­ği­ni alın­ca­ya ka­dar... Ame­ri­ka­lı­lar ül­ke­ye da­nış­man adı al­tın­da hay­li kur­may so­kun­ca Di­em şi­ra­ze­den çı­kar, akıl in­saf sa­hip­le­ri­nin ka­bul ede­me­ye­ce­ği ci­na­yet­le­re im­za atar. Bu ara­da apo­let­li­le­rin de ik­ti­dar hır­sı ka­ba­rır, kan­lı dar­be­le­re alet olur­lar. Ge­ne­ral Kahn, Dr. Oanh, Ge­ne­ral Ka­o Ky bir­bir­le­ri­nin ayak­la­rı­nı kay­dı­rır­lar. ABD ön­ce gü­ney­li­le­ri si­lah­lan­dı­rır, Vi­et­kong’un üs­tü­ne sa­lar. Son­ra ken­di bir­lik­le­riy­le sa­ha­ya çı­kar. Ho bir yan­dan vu­ru­şur, bir yan­dan da ba­rış çağ­rı­sı ya­par. Baş­kan John­son mu­ha­tap bi­le ol­maz, ina­dı­na bom­bar­dı­man uçak­la­rı­nı yol­lar. B 52’ler mes­kun ma­hal­le­re na­palm yağ­dı­rır, ka­dın­la­rı ve ço­cuk­la­rı ya­kar, ekin­le­ri tu­tuş­tu­rur­lar. Co­ni­ler için hay­van in­san fark et­mez, ha­re­ket eden her can­lı­ya ni­şan alır­lar. Git­gi­de ya­ba­ni­le­şir, tes­lim ola­na da acı­maz­lar. Esir­le­ri kül tab­la­sı gi­bi kul­la­nır, pu­ro ma­ka­sı ile par­mak ko­par­tır­lar. Ho ça­re­siz­dir zul­mü din­dir­sin di­ye gi­der es­ki düş­ma­nı­nın ka­pı­sı­nı ça­lar. De Ga­ul­le gi­bi bir isim ara­cı ol­ma­ya kal­kar. An­cak Baş­kan John­son ne dün­ya ka­mu­oyu­nu dik­ka­te alır, ne de ken­di hal­kı­nı sal­lar. Ho Chi Minh bu hen­ga­me­de ölür (1969) lâ­kin di­re­niş ak­sa­maz. Za­ten si­lah­lı mü­ca­de­le onun de­ğil Gi­ap ad­lı bir ta­rih öğ­ret­me­ni­nin ese­ri­dir. Gi­ap’ın ye­tiş­dir­di­ği ge­ril­la­lar işe kü­çük bir­lik­ler­le baş­lar. Sa­yı­la­rı za­man­la 125 bi­ni aşar. Sah­ra has­ta­ne­le­ri, ha­ber­leş­me ağı, tü­nel­ler, is­tih­kam­lar... Bun­ca mi­li­si sevk ve ida­re ko­lay de­ğil­dir, he­le kar­şın­da ABD gi­bi bir düş­man var­sa... Gi­ap’a gö­re ya­pı­la­cak iki şey var­dır: Bi­ir! An­la­dık­la­rı dil­den ce­vap. İki­ii! Zul­mü dün­ya­ya du­yur­mak! Ni­te­kim de­ği­şik ül­ke­ler­den ga­ze­te­ci­le­ri da­vet eder, ça­lış­ma im­ka­nı sağ­lar­lar. Sa­va­şı ge­ril­la­lar de­ğil “fo­to mu­ha­bir­le­ri” bi­ti­rir. Ame­ri­kan or­du­su­nun iğ­renç ci­na­yet­le­ri boy boy ya­yın­la­nın­ca Be­yaz Sa­ray kı­vır­ma­ya baş­lar. “Se­çi­lir­sem çe­ki­le­ce­ğim” di­yen Ni­xon bü­yük pu­an top­lar. ABD, 1973 iti­ba­ri ile as­ker çe­ker­se de CI­A her ta­şın al­tın­dan çı­kar, Gü­ney­li­le­ri si­lah­lan­dı­rıp yan­gı­na ben­zin sı­kar. Gel­ge­le­lim Ge­ril­la­lar Bu­an Ma Thu­ot ad­lı ka­sa­ba­yı ele ge­çi­rin­ce sa­va­şın ren­gi de­ği­şir. İki ay son­ra da (30 Ni­san 1975) Gü­ne­yin baş­ken­ti Say­gon’a gir­me­yi ba­şa­rır­lar. İki Vi­et­nam an­cak 1976 yı­lın­da bir­le­şir, otu­rup ya­ra sar­ma­ya ça­lı­şır­lar. BAHANE DÜZMECE O yıl­lar­da ci­han har­bi bit­miş­tir an­cak si­lah ta­cir­le­ri­nin elin­de ye­ni ye­ni si­lah­lar var­dır ve bun­la­rı de­nen­me­si (!) la­zım­dır. Ön­ce ‘Do­mi­no Te­ori­si’ di­ye bir kor­ku fil­mi uy­du­ru­rur, ka­la­ba­lık­la­rı inan­dır­lar. Son­ra Ton­kin Kör­fe­zi’nde sey­ret­mek­te olan Ame­ri­kan sa­vaş ge­mi­si ‘Mad­dox’a ateş açıl­dı­ğı­nı id­di­a eder ve sa­va­şı baş­la­tır­lar (1964). Bu­nun düz­me­ce ol­du­ğu iler­le­yen yıl­lar­da or­ta­ya çı­kar. ABD Vi­et­nam, La­os ve Kam­boç­ya­lı si­vil­le­rin üze­ri­ne ulus­lar ara­sı hu­kuk ile ya­sak­lan­mış mis­ket ve na­palm bom­ba­la­rı­nı atar. Or­man­la­rı yap­rak­sız­laş­tır­mak için kul­la­nı­lan Agent Oran­ge ber­bat bir ze­hir­dir, et­ki­si sür­mek­te­dir hâ­lâ... Wall Stre­et Jo­ur­nal’in ifa­de­si ile en az 500 bin ço­cuk bu yüz­den sa­kat do­ğar. Atı­lan bom­ba­la­rın mik­ta­rı 8 mil­yon ton ci­va­rın­da­dır ki, bu 2 Ci­han Har­bin­de “bü­tün cep­he­ler­de” kul­lan­dık­la­rı mik­ta­rı aşar. Ge­ri­de bı­ra­kı­lan ma­yın­lar son­ra­ki yıl­lar­da da çok can ya­kar. ABD ko­mu­tan­lı­ğı “stra­te­jik köy”ler (bir ne­vi esir kam­pı) ha­ri­cin­de bü­tün ül­ke­yi “ser­best ateş böl­ge­si” ilan eder. Ken­di ha­lin­de in­san­la­rı “düş­man” di­ye yaf­ta­lar “ara ve yo­ket” ope­ras­yon­la­rı ile or­ta­dan kal­dı­rır­lar. KENDİ AĞIZLARINDAN Mart 1968... 11. Ha­fif Pi­ya­de Tu­ga­yı­na bağ­lı Char­li­e Bö­lü­ğü My Lai mez­ra­sı­na gi­rer, rüt­be­li su­bay­lar ope­ras­yo­nu he­li­kop­ter­ler­den iz­le­mek­te­dir­ler. Teğ­men Wil­li­am Cal­ley’nin ko­mu­ta­sın­da­ki as­ker­ler, tek bir sa­vaş­çı­nın bi­le bu­lun­ma­dı­ğı kö­ye sal­dı­rır­lar. El­le­ri­ni kal­dı­ra­rak tes­lim olan köy­lü­le­ri hen­dek­le­re ya­tı­rır ka­fa­la­rı­na sı­kar­lar. Mez­ra­nın dı­şı­na çık­ma­yı ba­şa­ran­la­rı, pu­su­da bek­le­yen as­ker­ler av­lar. “Çok sa­yı­da yaş­lı adam sün­gü­le­ne­rek öl­dü­rül­dü; on­la­rı bir ku­yu­ya it­ti­ler, üzer­le­ri­ne el bom­ba­sı at­tı­lar. Ta­pı­na­ğa sı­ğı­nan ka­dın­la­rı ve ço­cuk­la­rı en­se­le­rin­den vur­du­lar. Bir as­ker, az ön­ce ır­zı­na geç­ti­ği 5 ya­şın­da­ki bir kız ço­cu­ğu­nun yat­mak­ta ol­du­ğu ku­lü­be­ye el bom­ba­sı sal­la­dı. Da­ha ye­ni yü­rü­me­ye baş­la­mış ço­cuk­la­ra bi­le ya­kın me­sa­fe­den ateş aç­tı­lar. Ölü­le­rin ba­ğır­sak­la­rı de­şil­di, gö­ğüs­le­ri­ne bı­çak­lar­la “C Bö­lü­ğü” ka­zı­dı­lar. (Yar­bay Ge­or­ge Wal­ton - The Tar­nis­hed Shi­eld) “Öl­dür­mek için in­san ara­ma­nı­za ge­rek yok­tu; ora­cık­ta du­ru­yor­lar­dı iş­te. On­la­rın gırt­lak­la­rı­nı, el­le­ri­ni, dil­le­ri­ni kes­tim. Evet, bü­tün bun­la­rı yap­tım. Her­kes ya­pı­yor­du, ben de yap­tım. (Da­vid Wal­lec­hinsky’s - Twen­ti­eth Cen­tury) Ka­til­ler için­den sa­de­ce bi­ri, ya­ni ope­ras­yo­nu doğ­ru­dan yö­ne­ten Teğ­men Wil­li­am Cal­ley as­ke­ri mah­ke­me­ye çı­ka­rı­lır, o da üç gün son­ra sa­lı­nır. As­ker­ler­den Da­vid Pa­ul Me­ad­lo’nun an­ne­si “Hal­bu­ki ben on­la­ra iyi bir genç tes­lim et­miş­tim” di­ye hay­kı­rır, oğ­lu­mu ca­na­var­laş­tır­mış­lar.” (The Ten Thou­sand Day War) PEKİ ŞİMDİ? Genç­li­ği­miz­de sol­cu­lar ulu­sal­cı ol­ma­mış­lar­dı he­nüz, sık sık yol­la­ra dü­şer avaz avaz ba­ğı­rır­dı­lar: “Ho Ho Ho Şi Min! Er­nes­to’ya bin se­lam!” Tu­haf­tır, sa­vaş­ta ABD’ye kök sök­tü­ren Vi­et­nam ba­rış­ta Ame­ri­kan rü­ya­la­rı gör­me­ye baş­lar. Ka­pi­ta­list­ler ül­ke­de is­te­dik­le­ri gi­bi at oy­na­tır­lar. Çok ulus­lu fir­ma­lar bir yan­dan tü­ke­ti­mi kam­çı­lar­ken in­san hak­la­rı­nı, eme­ğe say­gı­yı ra­fa kal­dı­rır­lar. Dü­şü­nün “Ni­ke” Vi­et­nam fab­ri­ka­la­rın­da ça­lı­şan ka­dın iş­çi­ler teh­li­ke­li eşi­ğin tam “177 ka­tı” to­lu­ene ma­ruz ka­lır­lar (Ka­sım 1997 New York Ti­mes). Bu ze­hir böb­rek­le­ri, ci­ğer­le­ri, si­nir sis­te­mi­ni pe­ri­şan eder, do­ğum ano­ma­li­le­ri­ne yol açar. “ABS- 514” ise hem uçu­cu ve hem de “uçu­ru­cu”dur, za­val­lı­la­rı ti­ner­ci ya­par. Bun­lar haf­ta­da 70 sa­at ça­lı­şır, yüz do­lar­lık ayak­ka­bı­lar­dan yüz­ler­ce üre­tir an­cak 2.08 do­lar yev­mi­ye alır­lar. Bu ara­da fu­huş ve uyuş­tu­ru­cu ya­yı­lır, ağ­zı süt ko­kan ço­cuk­la­rı Ba­tı­lı sa­pık­la­ra sa­tar­lar. Ho Ho Ho Şi Min! Sam Am­ca­ya (!) bin se­lam! NE MOSKOVA NE PEKİN! Ho Chi Minh Mark­sist bir li­der­den zi­ya­de Bu­dist ra­hi­bi an­dı­rır, fi­lo­zof­ça laf­lar eder za­man za­man. Ko­nuş­ma­la­rı­na ye­ğen­le­rim di­ye baş­la­dı­ğı için adı “Ho am­ca”ya çı­kar. Ko­mü­nist par­ti kon­gre­le­rin­de kür­sü­ye ya­pış­sa da onu tav­rı ve tar­zıy­la “mil­li­yet­çi” bu­lur­lar. Ni­te­kim “Mos­ko­va mı Pe­kin mi?” so­ru­su­na “Ha­no­i!” de­mek­ten ka­çın­maz.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 106780
    % 0.77
  • 3.9054
    % -0.69
  • 4.6266
    % -0.21
  • 5.2033
    % -0.38
  • 161.85
    % -0.6
 
 
 
 
 
KAPAT