BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Bizi yaşatmazlar Seyit!”

“Bizi yaşatmazlar Seyit!”

Doğan bey usul usul anlatmaya başladı uzun hikâyeyi odada çıt yoktu... “Kezban elindeki bakracı sallayarak geldi çeşme başına. Yemenisini düzeltip telaşla bakındı çevresine. Kimseler yoktu.



Doğan bey usul usul anlatmaya başladı uzun hikâyeyi odada çıt yoktu... “Kezban elindeki bakracı sallayarak geldi çeşme başına. Yemenisini düzeltip telaşla bakındı çevresine. Kimseler yoktu. Suyun şırıltısı sanki bir melodi gibi hoş geliyordu kulağına. Taşın üzerine oturup gözlerini kapattı. Dinlemeye başladı... Bir süre sonra ayağının dibine düşen bir taş parçasıyla irkildi. Hemen açtı gözlerini. Sol taraftaki ağaçların altında uzun boylu, kaytan bıyıklı, yağız bir delikanlı duruyordu. Hemen hareketlendi genç kız. Gülümseyerek o yana doğru yürüdü: - Ben senden önce geldim, bekledim bir de bunca zamandır... Seyit kaşlarını çattı: - Sen çeşme başında iki dakika beni beklemişsin çok mu? Ben seni aylardır bekliyorum. Razı et artık ananı, babanı kezban, dayanamayacağım gayrı... Genç kızın yüzü asıldı. Bakışları solgunlaştı. Öte yana döndü: - Ne edeyim ben Seyit... Lafım sözüm geçse durur muyum hiç. Bilmez gibi konuşma... Genç adam başını salladı. Sesi daha da yumuşamıştı. - Bilirim Kezban’ım, bilirim. Çaresizlikten ne dediğimi bilmem sadece... Gel Kezban’ım, kabul et, kaçalım. Nereye kadar itiraz edecekler ki... Eninde sonunda kabul edecekler... Genç kız siyah gözlerini açtı iyice: - Onların sana itirazı yok. Babam işine karşı çıkar. Kaçakçılıktan hayır gelmez der. Eninde sonunda topraktır gideceği yer der... Bir elini yumruk yaptı seyit, hızla öteki avcunun içine vurdu: - Allah kahretsin, elde avuçta yok, bir tek bu var elimizde ekmek parası kazanacak yol. Ben de istemem, canımı dişime takıp, her gün hayatımı tehlikeye atarak sınırdan geçmeye çalışmak, o heyecan, o korku, sevdiklerimi bir daha görememek endişesi, kolay mı ama ne yaparsın, çare yok. Aç yaşanmaz ki... Seyit sınırdan kaçak geçip Irak’tan hayvan, eşya, erzak getirip sokuyordu Kuyulu’ya... Sınır mezrasıydı Kuyulu. Topu topu on beş hane vardı. Mezradaki herkes beş kilometre ötedeki Çukurca köyünün ağası için çalışırdı. Seyit de komşu devletten getirdiği kaçak malları ağaya teslim ediyor, onun verdiği iki üç kuruşu karşılık olarak alıyordu. Kezban’ın anası, babası ölmüştü. Ağabeyinin yanındaydı. Yengesi onun varlığından çok memnun değildi ve erkek kardeşiyle evlendirmek istiyordu. Kezban ise yengesinin kardeşi Recep’ten asla hoşlanmıyordu. Onun gönlü senelerdir, çocukluğundan beri Seyit’deydi. Kezban’ın ağabeyi Hıdır ağanın adamıydı. Recep de öyle... Bu yüzden ora insanının geçim kaynağı olan kaçakçılıkla bire bir ilgilenmiyorlar, yani kaçağa çıkmıyorlardı. Onlar kendilerini güvenceye almışlar, kaçağa giden kurbanların getirdikleriyle ilgileniyorlardı. Bir süre sessiz kaldılar. Sonunda Seyit tekrarladı: - Gel kaçalım ha? - Bulurlar bizi, yaşatmazlar. Hele o Recep! Seyit gözlerini dağlara doğru çevirdi: - Sanki böyle yaşıyor muyuz Kezban’ım? Genç kız ağlamaklıydı. Başını eğdi önüne. Elindeki çöp parçasıyla toprağın üzerine anlaşılmaz şekiller çiziyor, içinin isyanını sanki o şekiller aracılığıyla dünyaya yansıtıyordu. Birden kaldırdı başını: - Kaçır o zaman beni... Alt tarafı bulur öldürürler dediğin gibi, böyle her gün ölüyorum. Seyit de heyecanlanmıştı bu sözlere. Sevinçle bağırdı: - Biliyordum, razı geleceğini biliyordum sonunda... Bekle hele... Yarın kaçağa çıkacağım. Üç günde dönerim Kezban’ım. Sonra da paramı alır, seni kaptığım gibi giderim. Hakkari’ye gideriz. Orada bir iş bulurum kendime... Çalışırım orada. Kaçağı da bırakırım. Sen istemedikten sonra... Genç kız gülümsedi ilk defa: - Bırakırsın değil mi Seyit? Canım burnumda, korkuyla beklemem yolunu değil mi? Bakışları birbirlerine kenetleniverdi. Genç kız bakracını kaptığı gibi koşarak uzaklaştı sevinçle... DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT