BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Arkadaşlarının dilinden Levent Akın

Arkadaşlarının dilinden Levent Akın

Gözü kara bir gazeteciydi, vizörden bakardı dünyaya. Ona “haber” deyin yeter, kavruk çöllere de çıkar, karlı dağlara da...



Eskiden filmi karanlık odaya verdik mi dizimiz titrerdi heyecandan. Gündüz işinde pek problem çıkmaz ama gece işleri can sıkar. Diyafram, poz süresi, asa, mesafe hep size bakar, birini gözden kaçır, yandı gülüm keten helva. Aynı değerleri bir de flaş ister... Tabii hadise çıkaranlar, poz vermiş seni bekliyorlar!... Hasılı yıkanan makaralar bazen koli bandı gibi sapsarı çıkar, bazen pantolon kemeri gibi simsiyah... Levent Akın gazetemizin en iyi fotoğraf çekeni. Aynı zamanda makine alıp satar. Benim gece işlerinde çuvalladığımı görünce, “Bu makineyle bu kadar İrfan Abi” dedi, “Kem alatla, kemalât olmaz!” Ve uygun bir fiyatla bir Nikon f4 getirdi bana. Müstamel ama çil çil bir alet. Makarayı yuvaya koyuyorsun asasını barkottan okuyor. Saniyede sekiz kare basıyor, kaleşnikof gibi saydırıyor. Bir de makineyle uyumlu flaş uydurdu, zum giriyorsun o da giriyor, açılıyorsun o da açılıyor. Mesafeyi ölçüyor, ne kadar ışık lazımsa o kadar atıyor. (Bunlar büyük teknoloji o zamanlar) O makineden nasıl memnun kaldım anlatamam, fotoğrafhane önünde dokuz doğurmaktan kurtuldum ve çok dua ettim ona. Biliyorum bodoslama daldım... Ne yapabilirim ama... Levent Akın’la ilgili kimden hatıra istesem, “bana bir makine satmıştı” diye girdi mevzuya... OSMAN SAĞIRLI’DAN Bir ay kadar önceydi “Görüşemiyoruz Osman” dedi, “Ölmeden bi buluşsak!” Sanki ayrılık halleri üzerine çökmüş gibiydi. Aynı şeyi Harun Yerebakan abide de hissettim mesela. Levent Abi, eski Genel Yayın Müdürümüz Kenan Akın’ın kardeşi olurdu. Mükemmel bir iş ahlâkı vardı, abisi ile karşılaştı mı düğmesini ilikler, sıradan bir personel gibi dururdu kenarda. Onunla habere çıkmak büyük keyifti. Esprili, rahat, yük olmaz, aksine seni omuzlar. Aslında foto muhabiri sadece resmine bakar ama o bazı notlar alır, habere derinlik katar. Onca yıl birlikte çalıştık, Levent Abi’nin bir kere surat astığını hatırlamam. Halbuki bizim işlerimiz nefes nefese yürür, mâlum hep son anda... Hem fotoğraf yetişecek, hem haber kurtulacak. Vakit daima dar. STAJYERE İLK DERS Eskiden stajyer muhabir çok olurdu. Levent Abi kapıdan giren delikanlıya “Hoş geldin kardeşim” der ve makinesi olup olmadığını sorar. Varsa mesele yok, yoksa kırık dökük bir alet uzatır, “al” der, “şimdilik bununla başla!” Eğer muhatabı meraklı ise modelli makine arzular, Levent Abi uygun bir paket hazırlar ona. “Şunu al, buna bakma...” Ama piyasada ele geçmeyecek fiyatlara... Taksitler genellikle sonraki aylara sarkar. Verirsen alır, vermezsen sormaz, defter ney tutmaz. Varlıklı bir aileden gelmeydi, Arapça zaten ana dili. Irak’ta Arabistan’da iş yapmış, kah batmış, kah çıkmış. Güngörmüş, cömert bir insan. Çok olgun, sanırsın koca adam. Birlikte Fizan’a yürü hiç korkma... Düşünüyorum da servise ağalık yaptığı yıllarda 33-34 yaşındaymış daha. Şimdi o yaştakiler çocukluktan kurtulamıyor, ilgi, alaka bekliyorlar... BORCUMUZ VAR Fotoğraf makinesine çok meraklıydı, diyelim bugün yeni bir model çıktı, yarın onda. Objektifler boy boy. Teleler, balık gözleri, geniş açılar... Dolabı servisin kileri gibi, kime ne lazım, gider açar. Mesela bir 35 - 350 objektifi vardı (ki süper bi alet 500 metreden serçeye vesikalık çakar) bir sene ben kullandım. 17 Ağustos zelzelesinde en dramatik resimleri onunla aldım. Benden sonra belki bir yıl Ziya Sandıkçıoğlu kullandı, derken Mehmet Dikbayır... Sonra kim götürdü bilemiyorum artık. Halbuki değerli parçaydı, nerden baksan 2-3 bin mark yazar. En son 100 bin dolarlık bir makine getirtmiş 120 milyon piksel. Türkiye’de onu tarayacak sistem yok daha... Sordum “Abi bunu niye aldın?” -Ne bileyim işte, merak. Levent ağabeyin ticaret hayatı da fırtınalıydı, zira yüzü çok yumuşak. Ömrü kefil olduklarının borcunu ödemekle geçti, dostlara verdiği hatır çeklerini sineye çekti. Sanırım hepimizin borcu var ona... Vefa borcu en azından... Vefa borcu en azından.... MUHAMMED SIRRI’DAN Eskiden siyasi hadiseler sıkça patlar, adli haberlerde kan çıkardı. Muhabirin dayak yemesi adi vakaydı. Nitekim bir keresinde Taksim’de uyuşturucu mafyası bizi buruşturdu. Yüzüm gözüm az hasarla kurtuldu ama makineyi “linç” ettiler bu arada. Ferit Zengin’in iki makinesi vardı, birini bana verdi. Haydi bir vukuat daha... Flaş, objektif darmaduman. Gittik Levent Akın’a “Abi bana bir makine...” “Dolap açık aslanım, seç al.” Bir FM 2 Nikon, bir kollu Metz flaş aldım ondan. Derken beni gazetenin birinden ast-ronomik ücretle (en az 4 misli) çağırdılar, iyi de adamlar boyuma posuma değil makineme bakacaklar. Levent Abiden mükemmel bir seri dizdim Nikon f4, flaş filan... Bir servet ama aldırmıyorum, nasıl olsa bol para alacağız. Gittim baktım bizim gazetedeki hava yok, birkaç saat durdum içim darlandı. Oradan kaçtım adeta... İyi de makine elimde kaldı, ben bu pahalı aleti n’edeyim şimdi. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Borç gırtlağa kadar. Sabah Levent abi sordu “n’oldu?” - Olmadı abi. - Boşveeer canını sıkma, makineyi bırakabilirsin dolaba... Onun çelik gövdeli bir cep telefonu vardı hiç unutmam. Demode bir Ericcson ama çok sağlam. Düşünebiliyor musunuz ortaya koyuyor, minyatür kale maç yapıyoruz onunla. Tepen tepene, bari bir şeycik olsa. O zamanlar yeni telefon alanlar, afili hareketlerle ceplerinden çıkarır, masaya koyarlar. Mevzuyu çekiyor çekmiyor muhabbetine getirir bir şekilde hava atarlar. Kantin azıcık kuytuda, kimsenin telefonu çalışmaz. Levent abi “ben çekmeyen telefonu paralarım arkadaş” der kaldırır vurur betona. Muhatabına da aynı şeyi yapmak düşer ama... Ama... MEZARINI HAZIRLATMIŞ Kenan Abi “biz kabir yeri arıyorduk” dedi “meğer yıllar evvel yerini ayırtmış.” Hem de ne yer. Denilebilir ki Halid bin Zeyd hazretlerine en yakın kabir onunki. Eyüp mezarlığına döndünüz, yokuşa adım atmadan sağ kolda... Tabiri caizse köşe başı. Ona uğramadan giriş yok kabristana... Defnedildiği gün validesi ile birlikte yüzüne baktım, aynen sağlığındaki gibi... Gözleri kırpık kırpık sanki bakıyor aradan. Yüzünde yine o bildik tebessüm. Rahat huzurlu endişesiz geldi bana... Gülümseyerek yaşadı, gülümseyerek gitti, hani nasıl yaşarsan öyle ölürsün denir ya... ABDÜLKADİR KARATAŞ’TAN İlk iş ve son iş... Doksanların başıydı... Askerden dönmüşüm... İstihbarat Şefimiz Bekir Aydın, merhumla tanıştırdı... Serviste foto muhabiri olarak işe başlamış. Elimize bir adres tutuşturdu “çırağın teki kolunu makineye kaptırmış!” Cağaloğlu’ndan Eminönü indik, oradan otobüse binip Okmeydanı’na... Epeyce bir çabadan sonra, imalathaneyi bulduk... Sokaktan merdivenle inilen bir atölye... İzbe mi izbe. Yeşil boyaları yer yer dökülmüş demir bir kapı. Tabii ki kapalı. Yetmemiş zincir dolamış, kilit asmışlar! İşyerinin sahibi çoktan sırra kadem basmış. Mahalleli sus pus, kimse konuşmaya yanaşmıyor. Aile hastanede, muhtar ketum... Bir kulübeye yönelip, servisi aradık “Ağabey, böyleyken böyle. Fotoğraf imkânı olmadı” dedik utana sıkıla... Dönüş yolunda ikimizin de morali bozuk... Otobüste mahcup bir eda ile serzenişine şahit oldum: “İlk işimizden eli boş dönüyoruz ya...” Arkadaşlığımız o günden sonra kök saldı. Hiçbir kırgınlık, dargınlık yaşamadık. Vefatından bir hafta önce, Şişli’deki ofisinde beraberdik. Bir kurumun bültenini hazırlıyoruz. Ben her zamanki gibi aceleciyim, asabiyim, o ise alabildiğine sabırlı, hoşgörülü... Bir ara gözlerime baktı: “Abi dert etme ya” dedi, “olacaksa olur, olmazsa olmaz. Biz ilk işimizden de boş dönmüştük unutma!” Oracıkta yıllar evveline gittik geldik, kahkahaları koy verdik... O her şeye rağmen “çelebi” halini muhafaza etmeyi bilen bir “Levent’ti” Yüzündeki masum gülümseyişiyle bıraktı gitti... Mekânı cennet ola! ALİ İHSAN GÜLCܒDEN Sanki hâlâ buralarda Bir gün evvel birlikte olduğun bir arkadaşı ertesi gün kaybediyorsun. Hele ki o arkadaş Levent Akın gibi biriyse... Biz onunla on yıl birlikte haber yaptık, 2001 yılında müteşebbis damarı tuttu gitti Hasköy’de bir stüdyo kurdu. Ben de 2003’te emekli oldum kendi stüdyomu kurdum. Krizde de hayır var, iki ayrı büro, iki ayrı kira... Gel güçlerimizi birleştirelim dedik. Çok tatlı günlerimiz geçti ona doyamadım, sağa dönüyorum Levent, sola dönüyorum Levent. Sanki buralarda dolanıyor. Daha geçen gün bir hatırasını anlatmıştı. Dündar’la birlikte İzmit’e gidiyorlar, bir AVM’nin çatısı yerleştiriliyor. Uzak mesafeleri teleyle alıyor, tam Demirel’i çekmek için geniş açıyı takacak biri elinde silahla koşuyor. Adam takır takır silah sıkıyor, o çatır çatır deklanşöre basıyor, iki saniyede her şey olup bitiyor. İyi de makineye objektif takılı değil ki o ele geçmez enstantaneler perişan oluyor. SERDE AĞALIK VAR! Levent gazeteye başlamadan evvel Arabistan’da mobilya ticareti ile iştigal etmiş. 9 kere hac yaptım dediğine göre en az 9 yıl kalmış olmalı. Sanırım Suudi kefil ketenpereye getiriyor, ceketini alıp yurda dönmek zorunda kalıyor. Bu yediği ne ilk kazıktı, ne de son... Ama o umursamaz, serde ağalık var. Ezkaza bir iş yaptıran ahbap olurdu onunla. Geçen iki yaşlı öğretmen kalkmış buraya gelmişler. Yıllar evvel okullarına bir mezuniyet kitapçığı hazırlamış. Sanırsın ki evladları ölmüş, Levent diyor başka şey demiyorlar. O gece hanımını ve kızını yazlığa bırakmak üzere çıkmıştı yola Kendi sayfiyeden hoşlanmaz, İstanbul dışında pek kalmaz. Sanırım uyku basıyor, arkasından gelen kamyonlar korna çalıyor, selektör yapıyor ama duyuramıyorlar. Zig zag çize çize karşı şeride geçiyor ve şarampola dalıyor... DÜNDAR BATIK’TAN Kimlere komşu oldu Ölüm... Şu bir sene içinde bilmem ki kaç kere hatırlatıldı bize. Hem de yakınlarımız sevdiklerimiz tarafından... Önce Mahmud Celal ağabeyimi uğurladık, sonra Rahmetli Kemal Çapraz’ı ve ardından Harun Yerebakan... Hepsi de aniden, hepsi de genç yaşta! Ve yine acı acı çalan bir telefon. Açıyorum Ali İhsan Gülcü. Abi Levent Akın ve zevcesi Şule Hanımefendi... Sözünü tamamlıyamıyor. Ne yalan söyleyeyim inanmadım, inanmak istemedim belki.. Gazeteyi aradım, İHA’yı aradım. Bir ümit verir diye Kenan ağabeyi aradım. ‘Maalesef Dündar’ deyince dondum kaldım. Ecel işte... Trafik kazası bahane... Acı haber tez duyulurmuş, o gün Eyyûb Sultan Camii’nde tanıdık bildik simalar. Eğer ölümlerle düğünler de olmasa “meşgul dostlar” nasıl buluşacaklar? Cemaat toplanırken bir yaz yağmuru ıslatıyor zemini, ortalık serinleyiveriyor. Ağlamaklı oluyorum, dilime “rahmet” kelimesi takılıp kalıyor. “Evet, rahmet. İşte rahmet!” Ve Levent ile zevcesi Halid bin Zeyd hazretlerine komşu oluyorlar. 20 yıla yakın, ailece görüştüğümüz Levent’le uzun haber seyahatlerine çıkmıştık. Hele 1996’da 25 gün süren bir Doğu ve Güneydoğu Anadolu seyahatimiz var ki dillere destan... Yaşadığımız komik hatıralar Bab-ı Ali’de anlatılır hâlâ. SİNİRLERİNİ ALDIRMIŞ Bir insan kızınca gülebilir mi? Zor! Ama Levent güler, tebessüm yüzünden eksik olmaz. Bir keresinde fotoğraf çantasını didikliyor. Acilen bir aparat lazım ama ara ki bulasın. Ekseni etrafında döne döne yeleğinin ceplerini boşaltıyor. Sonra bir daha. Bir daha...Neden sonra o parçayı birine verdiğini hatırladı. Başını yumruklayıp bir kahkaha atışı var ki, unutamam. Levent Akın’ı ve sayısız kez kurduğu sofralara oturduğumuz kardeşimiz Şule Hanım Efendi’yi hep rahmet ve minnetle yad edeceğiz. Ne diyebiliriz ki? Her nefis ölümü tadacak! Yavruları İpek’in eski sağlığına kavuşabilmesi için hep birlikte dua edeceğiz. Ne yapabiliriz ki başka? Yaşayanlardan sabahı selamı, vefat edenlerden Fatiha’yı eksik etmeyin n’olur! Dostların sayısı az ama acıları büyük oluyor!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT