BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Doğu Türkistan’ın Türkiye’den başka dostu yok

Doğu Türkistan’ın Türkiye’den başka dostu yok

Dünyanın olup bitene çeşitli sebeplerle gözlerini yumduğu bir ortamda, Doğu Türkistan’da yaşanmakta olan zulmün durdurulması için sorumluluk alma görevi Türkiye’ye düşüyor. Türkiye’nin bunu yapmaya gücü ve potansiyeli var



Doğu Türkistan’da yüzlerce Türk’ün ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanan olaylar sırasında Birleşmiş Milletlerin hareketsiz kalışı, gelecek yıl 65. yaşına basacak olan Teşkilat’ın mevcut yapısıyla 21. yüzyılda uluslararası istikrarın ve küresel insan haklarının korunmasını sağlamaktan çok uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihten itibaren komünist yönetim altında bulunan Doğu Türkistan’da bugüne kadar milyonlarca Uygur Türkü sistematik baskı altında tutuluyor. Çin yönetiminin keyfi uygulamalarıyla yıllarca zorunlu doğum kontrolüne maruz bırakılan Türklerin Sincan-Uygur Özerk Cumhuriyeti’nde çoğunluğu kaybetmeleri için bölgeye Han ırkından Çinliler kitleler halinde yerleştiriliyor. Çin’in nükleer denemeleri, Uygur kentlerinin yakınlarında yapılıyor. Çalışma, seyahat, eğitim gibi en temel insan haklarından mahrum bırakılan Türkler, karşı karşıya oldukları zulümle ilgili olarak şikâyette bulunduklarında “halk düşmanı” ilan edilerek en ağır cezalara çarptırılıyorlar. Komünist sindirme politikalarından kaçarak başka ülkelere iltica etmek zorunda kalan yüz binlerce Türk’ün mallarına el konuluyor, vatandaşlıkları iptal ediliyor ve geride bıraktıkları akrabaları üzerindeki rejim baskısı daha da sertleşiyor. Zaman zaman “soykırım” boyutlarına tırmanan ve daimi bir insan hakları ihlali olduğu konusunda hiçbir şüphe bulunmayan Çin’in tutumu maalesef uluslararası alanda yeterince tepki görmüyor. Uluslararası barışı ve istikrar korumak için kurulan Birleşmiş Milletler’de Çin Halk Cumhuriyeti’ne yönelik en ufak bir tedbir alınamıyor. Bu durumun en az 4 temel sebebi var. DAİMİ ÜYE OLMA FAKTÖRÜ Birincisi doğrudan doğruya BM’nin yapısıyla ilgili bir sorun. Her ne kadar “devletlerin egemen eşitliği” prensibi üzerine bina edilmişse de, BM Teşkilatı’nın herhangi bir ülkeye karşı zorlayıcı tedbirler alabilmesi ancak Güvenlik Konseyi’nin karar almasıyla mümkün olabiliyor. Güvenlik Konseyi’nde 15 ülke yer almakta. Fakat bunlardan 10’u ikişer yıllık sürelerle geçici üye olarak seçilirken, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti Konsey’de daimi üye olarak yer alıyorlar. Üstelik bu beş ülkenin oylamalarda veto kullanma hakları var. Başka bir deyişle, bu beş ülkeden herhangi birinin onay vermediği bir kararın Konsey’de alınması mümkün değil. Böyle olunca da, daimi üyeler, kendilerine karşı herhangi bir BM yaptırımı uygulanması ihtimalini akıllarına bile getirmiyorlar. Diğer bir ülkenin, gerçekleştirdiğinde çok ağır müeyyidelerle karşılaşabileceği bir eylemi, bu beş ülke pervasızca yapabiliyor. Çin’in de tıpkı, diğer dört ülke gibi, BM Güvenlik Konseyi’nde kendisini hedef alan hiçbir kararın alınamayacağının bilinciyle, son derece rahat hareket ediyor. ÇİN SİYASİ GÜÇ OLDU İkincisi ekonomik bir sebep. Dünya ekonomisinin son 20 yıldır kesintisiz büyüyen en önemli merkezlerinden biri haline gelen Çin, ekonomik önemini geçtiğimiz 10 yıl içinde izlediği akıllı politikalarla siyasi bir güce de dönüştürmüş durumda. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinin dış ticaretinde ve yatırımlarında Çin’in payı sürekli yükselmekte. Geçen yıl baş gösteren küresel ekonomik kriz ortamında bile büyümeye devam eden Çin’in düşmanlığını çekmeyi birçok ülke istemiyor. Böyle olunca da, 1989’da meydana gelen ve yüzlerce kişinin Çin güvenlik güçlerince öldürülmesiyle sonuçlanan Tiannanmen Meydanı olaylarından sonra çok sayıda ülkenin Çin’i sert biçimde kınamalarının aksine, bugün yaşanmakta olan olaylar aynı ülkelerin sadece “kaygılarını dile getirmeleriyle” sonuçlanıyor. EL KAİDE İDDİASI! Üçüncüsü sosyo-kültürel sebep. Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık ayıbıyla mukayese edildiğinde çok daha geri planda kalması gereken Çin’in işgal altında tuttuğu Tibet’teki gayrimeşru eylemleri, devletler seviyesinde olmasa da, en azından saygın sivil toplum örgütleri ve tanınmış entelektüeller ile kanaat önderleri tarafından protesto edilirken, aynı grup ve kişiler, Urumçi ve Kaşgar’da yaşananlar için aynı kararlı tavrı takınmıyorlar. İran İslam Devrimi’nden sonra bilinçli olarak menfi şekilde oluşturulan ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra bu olumsuz yönü pekiştirilen Müslüman imajı, Doğu Türkistan Türkleri’nin de, bu kategori içinde değerlendirilmelerine yol açıyor. Bilhassa Çin Yönetimi’nin 11 Eylül terör saldırılarından sonra, Doğu Türkistan’da insan hakları mücadelesi veren kişileri, “El Kaide ile bağlantılı teröristler” olarak nitelendirmesi de, uluslararası sivil toplum örgütlerinin hareketsiz kalmalarına kendi içlerinde meşruiyet katıyor. Pekin’in son olaylardan sonra da, El-Kaide bağlantısını dile getirmesi gözlerden kaçırılmaması gereken ve Çinlilerin ileride de aynı argümanı kullanacaklarına karine teşkil eden bir davranış. GÜÇLÜ BİR LİDER YOK Dördüncüsü, lider eksikliği ve koordinasyonsuzluk. Yarım yüzyılı askın bir süredir devam etmesine rağmen, Uygur Türkleri’nin insan hakları mücadelesinde, tüm Doğu Türkistan’ı temsil ettiği küresel alanda kabul gören güçlü bir lider çıkartamamış olmaları, seslerini duyuramamalarına, başlarına gelenleri yüksek sesle dile getirememelerine yol açıyor. Doğu Türkistan Türklerinin efsanevi lideri İsa Yusuf Alptekin’in 1995’teki vefatından sonra, hiç kimse Uygurları aynı derecede temsil edemedi. ABD’de sürgünde yaşayan Dünya Uygur Kongresi başkanı Rabia Kadir, tüm iyi niyetine ve çabalarına rağmen, ne ABD’de ne de dünyanın başka bir yerinde ümit edilen destek ortamını var etmeye muktedir olamıyor. Türkiye’nin bile, “Washington Büyükelçiliğince sakıncalı bulunduğu” için 2006 ve 2007 yıllarında iki kez vize vermeyi ret ettiği Kadir, Urumçi katliamından sonra bu kez Türkiye’ye davet edildiyse de, Tibet için Dalay Lama’nın doldurduğu pozisyonu almak için daha yoğun bir çalışma gerçekleştirmek zorunda. Kuşkusuz bu çalışması esnasında da, yukarıda saydığımız engellerin üstesinden gelmek zorunda. Bunlar ise, başta Türkiye olmak üzere, Doğu Türkistan’da yaşananlar konusunda derin hassasiyet taşıyan ülkelerin kesintisiz desteğini almadan aşılabilecek sorunlar değil. DESTEĞİN ARKASI GELMELİ Dünyanın olup bitene, çeşitli sebepler ve bahanelerle gözlerini yumduğu bir ortamda, Doğu Türkistan’da yaşanmakta olan sistematik insan hakları ihlallerinin ve zulmün durdurulması için sorumluluk alma görevi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliği görevini de sürdüren Türkiye’ye düşüyor. Tarihsel misyonunun bilinciyle ve “emperyal kimlik” refleksiyle hareket edecek olan Türkiye’nin, insan hayatının ve temel hürriyetlerin, ülkelerin ekonomik ve ticari çıkarlarına kurban edilemeyecek kadar önemli olduğunu tüm dünyaya gösterecek gücü ve potansiyeli var. Bir haftadır Türkiye’nin bu yönde attığı olumlu adımların arkasının gelmesi durumunda, Türkiye’nin savunduğu değerlerin başka ülkelerce de savunulması sürpriz olmayacaktır.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT