BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > ‘Çöl Palas’ta ölene bile RAHAT YOK!

‘Çöl Palas’ta ölene bile RAHAT YOK!

O.Doğu’da bitmeyen savaşların mağduru binlerce Filistinli, “Tanf Kampı”nda yaşıyor. İnsanlar, açlık ve susuzluğun pençesinde hayata tutunmaya çalışıyor. Filistin’de doğsalar bile ‘vatansız’ sayıldıkları için ölüleri bile problem oluyor.



Hazırlayan: Osman SAĞIRLI osman.sagirli@tg.com.tr O.Doğu’da bitmeyen savaşların mağduru binlerce Filistinli, “Tanf Kampı”nda yaşıyor. İnsanlar, açlık ve susuzluğun pençesinde hayata tutunmaya çalışıyor. Filistin’de doğsalar bile ‘vatansız’ sayıldıkları için ölüleri bile problem oluyor. ÇÖL ORTASINDA ÇARESİZLİK Bu kampta yaşayan 925 mültecinin gıda ihtiyaçlarını sadece kendi durumlarından haberdar olan İnsani Yardım Vakfı karşılıyor. Dışarıdan bir yardım gelmediği takdirde ise çaresiz bir şekilde bekliyorlar. Şimdilik sadece Türkiye’nin yardımları ile hayatlarını sürdüren Tanf’taki mülteciler, ellerinde kimlik ve pasaport olmadığı için Suriye’ye geçemiyorlar. Irak’a dönmeleri ise hayatlarının sonu olabilir. Filistinli mültecilerin mecburi ikametgâhı ‘çöl palas’ta saatler öğle vakti 12’yi, sıcaklık ise gölgede 47 dereceyi gösteriyor. Ciğerlerim patladı patlayacak, ağzımı, burnumu elimle kapatarak kesik kesik nefes alıyorum. Koskoca sahranın ortasında 24 saat nasıl vakit geçirebilir ki? Bunun gecesi var, gündüzü var, ama sonu yok. Bir ara çıkan kum fırtınası çadırları esnetiyor. Güneşin altında aylak aylak dolaştığımı gören İbrahim Yusuf nezaket gösterip ‘Taal ya akhi!’ (Gel abi) diye çadırına davet ediyor. Buz gibi bir su ikram ediyor. Nasıl makbule geçiyor anlatamam. İHH’dan bir arkadaş “Burada karşılaştığın insanlara moral vermek istiyorsan kesinlikle ‘ne zamandan beri buradasın?’ diye sormayacaksın” demişti. Ben de haliyle ‘Üstad siz nereye gidiyorsunuz?’ diye soruyorum. İbrahim Yusuf, “BM’dekiler , ‘sığınmak için üç memleket seç’ dediklerinde , onlara ‘Türkiye’ dedim. ‘Türkiye olmaz, başka yer seç’ dediler. Türkiye olmayacaksa hepsi aynı deyip Kanada, İsveç ve Norveç’ten birini istedim” diyor. PERVANE SERİNLETMİYOR Öğle ezanı ile birlikte kamptaki çadır mescide geçiyoruz. Mescidin üzeri kalın battaniyeler sarılarak sıcağın etkisi azaltılmaya çalışılmış. İçeriye konulan bir iki pervane serinletmek yerine sıcağı herkese adilce dağıtmaya yarıyor. Namaz bitip selam verince arka safların çocuklarla dolduğunu görüyorum. Hem biraz soluklanıp hem de sohbet ediyoruz. Herkes derdini anlatıyor. Ölümü bizde olduğu gibi yine yaşlılar hatırlıyor, hatırlatıyor. Ebu Abdullah, “burada ölmek yasak” diyor. Cemaat de onu destekliyor. Nasıl yani eceli gelen ölmüyor mu? Buna kim engel olabilir ki? Ebu Abdullah meseleyi açıyor; “Bundan birkaç ay önce, doğum esnasında bir hanım vefat etti. Burada cenazeyi defnedecek bir yer olmadığı için müracaatta bulunduk. Cenazemizi bir sürü yazışmanın ardından ancak iki gün sonra Şam’a defnedebildik.” İSVEÇLİ OLARAK DÖNECEĞİM Kemalettin Hüseyin, Nidar Musa Ahsen ve çocukları Ali Kemalettin’in bulunduğu çadırdayım. Ekonomi doktoru olan Hüseyin’in en çok içerlediği ve konuşurken öfkesini yumruklarına yansıttığı konu ise 2003 Irak savaşından hemen sonra ailesiyle birlikte Ürdün sınır kapısından geri çevrilmesi. Hüseyin, “Ben eğitimli bir insanım. Benim gibi birisinden Ürdün’e nasıl bir zarar gelebilir? Biz Müslüman değil miyiz? Müslüman bir din kardeşine kötü günde yardım etmeyecekse ne zaman yardım edecek? Dinimiz yardımı emretmiyor mu?” diyor. İsveç tarafından kabul edildiklerini söyleyen Hüseyin, “13 ve 15 yaşındaki oğullarım Ömer ve Ammar, bir ay önce İsveç’e götürüldü. Orada dil programına alındılar. Biz de 10 gün sonra gidiyoruz. İsveç pasaportumu alır almaz Ürdün’e geleceğim. Beni bir mülteci olarak kapıdan çevirenlerin İsveç vatandaşına nasıl muamele ettiklerini göreceğim” diyor. TÜRK ELÇİLİĞİNDEYDİ Bu kampta hikaye bitmez... İHH’dan Cevdet Bey hafta sonu Şam’da düzenlenen düğün törenine izin alamadıkları için gelemeyen bir çiftten bahsediyor. O çifti bulmak için yanımdan ayrılıyor. Bir iki fotoğraf çekip kampın ilginç hallerini görüntüleme derdindeyim. “Kardeş bakar mısın?” sesine doğru döndüğümde Türkçe konuşan bir mülteci ile burun buruna geliyorum. Irak’tan kovuluncaya kadar Türk Büyükelçiliğinde çalışan Vahit Velit İbrahim “Bir kahvemizi iç” diye ısrar ediyor. Koskoca kampta Türk olmayan birinden çok anlaşılır olmasa da Türkçe duymak enteresan. Davete icabet gerek. Sadr’ın adamları bir oğlunu öldürmüş, bir oğlunun ise kolunu parçalamış. O oğlu da şu an Türkiye’de tedavi görüyormuş. Bir gün Bedr Tugayları adı verilen bir örgüt tarafından, evine mektup göndererek 10 gün içinde Irak’ı terk etmeleri aksi halde öldürülecekleri söylenince eşi, üç oğlu ve iki kızı ile buraya kaçmış. Orta şekerli Türk kahvelerini getiren İbrahim’in eşi Suphiye Vahit Dırvas ise “Bizi Saddam yanlısı olmakla itham edip öldürüyorlar. Çünkü Saddam bizi korur ve sahip çıkardı. Ancak biz vatanımızdan sürülmüştük, Irak’ta misafirdik. Misafir istenmediği yerde durmaz” diyor. Doğru söze ne denir ki? Filistinli yeni çiftin bulunduğunu haber veren bir çocuk beni götürmek üzere gönderilmiş. Diğer arkadaşlar da aynı çadıra toplanmış. Bu kadar insan üç beş metrekarelik çadıra sığacak mıyız? Lakin sığıyoruz. Burada Türk olmak parola gibi bir şey. Bu sebeple Damat Ali Muhammed Bilal (26) ve gelin Dine Muhammed İbrahim (24) bizi görmekten son derece mutlu. Evlendikten sonra ilk defa misafir kabul ettiklerini söylüyorlar. BU DA DAMADA BİZDEN... Hal böyle olunca da İnsani Yardım Vakfı’ndan Ümit Sönmez alıyor sazı ele, “Gençler bizde adettendir. Düğüne gidince çiftlere takı takılır” diyerek ayağa kalkıyor. Bir yandan da kaş göz işaretiyle içeridekilere “pamuk eller cebe” komutu veriyor. Karınca kararınca toplanan birkaç yüz doları damat beyin yakasını iliştiriveriyor. Ali eşine dönüyor “İşte bak mehrin geldi” diyor “yüce Rabbim çöl ortasında neler yolluyor?” Gazeteci merakı işte Ali ve Dine’yi bulmuşken soruyorum, nasıl tanıştınız? Dine Ali’den önce davranıyor. Biz aslında amca çocuklarıyız. Küçük yaştan beri birbirimize sevdalıyız. 2002 yılında nişanlandık. Bağdat düşünce bizim evlilik umutlarımız da suya düştü. Aile fertlerimiz katledilmeye başlanınca buraya kaçtık. Ali, anne ve babası Norveç’e gitmesine rağmen beni bırakamadı, sonunda burada evlendik.” Şam’da yapılacak düğün töreni için izin alamadıklarını kamp içinde mütevazı bir törenle evlendiklerini anlatan Ali, “insan ister istemez duygulanıyor. Ama kime kızacaksın ki, ben izin vermeyenlere de bir şey diyemiyorum. Bakıyorlar kardeşlerim öldürülmüş, babam annem Norveç’e kaçmış, ben canımı zor kurtarmışım. Eşimin ailesi de öyle. Bu yüzden Şam’da başımıza bir iş gelebilir diye sorumluluk almak istemiyorlar” şeklinde teselli buluyor. Ali ve Dine, bundan sonraki yaşayacakları yer konusunda ise kesinlikle bir Müslüman ülkeyi seçeceklerini söylüyorlar. Ne diyelim Allah gönüllerine göre versin. Akşam yaklaşıyor, hava kızıllaşıyor. Bizim de kamptan ayrılma vaktimiz geliyor. Zira gece kampta kalmamıza müsaade edilmiyor. Gün içerisinde aracından inme zahmetinde bile bulunmayan BM görevlisinin “gece burada kalamazsınız hatırlatmak isterim” sözleri bizim için değil belki ama bizden sonra yardım alma umudunda olan Filistinliler için önemli. Onların hatırına saygı göstermeliyiz. Ve veda vakti... “Fİ EMANİLLAH...” Minibüsün etrafına toplanan onlarca çocuk, yaşlı bu güne kadar başka ülkelere gönderdikleri binlerce Filistinli’ye uyguladıkları gözü yaşlı uğurlama programını bize de yapıyorlar. Maa elseleme, Fi emanillah. (Güle güle, Allah’a emanet olun) 5 saat boyunca minibüste ne Endonezyalılardan ne de bizimkilerden çıt ses çıkmıyor. Sadece Ebu Azzam’ın “Ya vatan, Filistin” diye döne döne çaldığı şarkı sesleri yükseliyor... İsveç tarafından kabul edildiklerini söyleyen Hüseyin, “İsveç pasaportumu alınca geleceğim. Beni kapıdan çevirenlerin, bir İsveçliye nasıl davrandıklarını göreceğim” diyor. Burası yaşamak için çok korkunç bir yer, her yerde akrepler var, su yok. Müthiş bir toz var. Medeniyet yok, insanlık yok. Çocuklar su depolarının dolduğu günü bayram ilan ediyor. Irak’tan kovuluncaya kadar Türk Büyükelçiliğinde çalışan Vahit Velit İbrahim’e konuk oluyoruz. Baba İbrahim, Sadr’ın adamları tarafından öldürülen oğlunu unutamıyor... Kampta bir hafta önce evlenen Ali (26) ve Dine (24), ilk misafir olarak bizi kabul ediyor. İHH’dan Ümit Sönmez de, toplanan paraları damada takıyor, mutluluk diliyor. Mültecilerin kaldığı, birçoğu deforme olmuş çadırlar işlevlerini tam manasıyla gerçekleştiremiyor. VATANLARINI ARIYORLAR! Her 4 yurtsuzdan BİRİ FİLİSTİNLİ Orta Doğu’da dinmeyen savaşlar, birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmiş. Şimdilik bu savaşların mağdurları Filistinliler... BM verilerine göre dünya üzerindeki her 4 yurtsuzdan biri ne yazık ki Filistinli... Bu rakama vurulduğunda ise olayın vahameti gözler önüne seriliyor. 9 milyon 700 Filistinli’den yaklaşık 5 milyonu mülteci olarak hayatlarını idame ettiriyor. Her biri dünyanın değişik yerlerinde ayakta kalma mücadelesi veren ve hayatlarını kurtaranların geride kalanlarına yardım etmeyi görev saydığı Filistinliler, her geçen gün biraz daha batağa saplanıyor. 1948’de başlayan işgalle doğdukları toprakları terk etmek durumunda kalan Filistinliler, 2003 yılında Irak’ın işgali ile bu topraklara da sığamaz olmuş. Irak’ta mezhep savaşları sebebiyle evlerini, iş yerlerini hatta canlarını kaybeden Filistinliler, gruplar halinde kaçtıkları kamplarda pasaportsuz ve kimliksiz bir şekilde sığınacak bir vatan arıyor. Reşit Mutlak, maruz kaldığı işkenceleri anlattı. 30 BİN DOLARA ÖZGÜRLÜK! Korkunç işkenceye MARUZ KALDILAR Irak’ta Filistinlilerin yaşadığı işkencenin hikayelerini yazmaya kalksan, herhalde barbarlık müzelerinin hiçbirini ziyaret etmeye gerek kalmaz. Kime ‘sana ne oldu?’ diye sorsan, akla gelmedik işkence metotlarından bahsediyor. Onlardan biri üç çocuk babası Muhammed Reşit Mutlak. Ürdün, Irak arasında nakliyecilik yapan Muhammed Reşit, Bedr Tugayları tarafından durdurulur. Kimliğinden Filistinli olduğu anlaşılınca, direnişçi olduğu iddiasıyla tutuklanır. Direnişçi olduğu şeklinde önüne uzatılan bir belgeyi imzalaması ve bazı suçları üstlenmesi istenir. Kabul etmeyince de dayanılmaz işkenceler başlar. Dört dişini çekiçle kırarlar, matkapla ensesini ve bacağının değişik yerlerini delerler. Tırnaklarını çekip, elektrik verirler. Bir yıl üç ay süren periyodik işkencelere rağmen suçlamaları kabul etmeyince bu defa ailesine, “30 bin dolar vermezseniz oğlunuzu öldüreceğiz” mesajını gönderirler. 30 bin dolar bulunur ve Muhammed Reşit serbest bırakılır. -BİTTİ-
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT