BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > HAK YEMEK kimin haddine

HAK YEMEK kimin haddine

Pahalı mal satan esnafın cezası başka yere sürülmek, kapkaççının cezası ise eşeğe ters oturtulup 3 gün müddetle mahalle mahalle teşhir edilmekti



> Tolga Uslubaş tolga.uslubas@tg.com.tr Kavun ve karpuz satıcıları (Sebah-Joaillier - 1889) Hırsız ve meslek terbiyesinden mahrum esnaf, eski cemiyet hayatımızda şiddetle takip edilir ve çok ağır cezalara çarptırılırdı. Şu iki örnek bunun pek canlı misalidir: 1829 yılında Mısırçarşısı kahveci esnafından Hacı Ali’nin dibeklenmiş halis Yemen kahvesine adi kahve karıştırarak Yemen kahvesi diye sattığı tespit edildi. Dükkânı kapatılarak Çanakkale’ye sürgün edildi. Yine aynı yıl içinde bir çift çedik pabucu narhından altmış para fazlasına satan Kavaf Selim isminde biri de Bozcaada’ya sürülmüştü. İmparatorluk merkezi olan İstanbul’da, şehrin esnaf ve narh kontrolünü bizzat sadrazam ve İstanbul kadısı efendi yapardı. Taşralarda bu işlere valiler ile keza kadılar bakardı. CEZA ORACIKTA VERİLİRDİ Kadıların bir vazifesi de belediye reisliğiydi. Teftişe kalabalık bir maiyetle çıkarlar, yolsuzluklarını işittikleri, çıkardıkları malları ve terazilerini hileli ve bozuk ve dirhemlerini noksan buldukları esnafı hemen oracıkta cezaya çarptırırlardı; dükkân kapatılırdı, bozuk ve dirhemi noksan şeyler müsadere edilir, muhtekir esnaf, servetine ve şöhretine bakılmadan hemen oracıkta, çarşılının ve komşularının gözü önünde falakaya yıkılır, bazen de bu meydan dayağından başka sürgüne gönderilirdi. Tanzimat sonlarına kadar İstanbul’daki kapkaççı hırsızlarla yankesicilerin cezası ise eşeğe ters bindirilmekti. Bu ceza, yalnızca İstanbul’da değil, Anadolu’nun birçok yerlerinde Cumhuriyet’e kadar uygulanmış bir cezaydı üstelik. Evlere, dükkânlara girmeyen, pazar yerindeki sergilerden, dükkân önlerinden mal alıp kaçan kişilerle yankesicileri, ya yeniçeri ya da halk yakaladı mı, bunlar en yakın yeniçeri kolluğuna (karakoluna) götürülürdü. Çorbacı divanında adam sorguya çekilir, eğer suçlu olduğu anlaşılırsa, elleri arkasına bağlanarak bir semersiz eşeğe ters oturtulurdu. Sonra, sabahtan akşama kadar üç gün süren bir dolaştırma, halka gösterme cezası başlardı. Boynuna, hırsız mıdır, yankesici midir, neyin nesi olduğunu bildirir bir yafta asılırdı. Eşek kalabalık bir yerde durdurulur, adamı dolaştıran yeniçeri ya da kollukçu adını, sanını, yerini yurdunu bağıra bağıra saymaya başlardı. YÜZÜ AK OLA! Kapkaççının, yankesicinin eğer ilk suçuysa, halka gösterme cezasının son günü, “Yüzü ak olsun!” düşüncesiyle, yüzüne çanaklar dolusu yoğurt sıvanırdı. İkinci ele geçişiyse, yoğurt sıvanmasından sonra kolluk (karakol) önünde falakaya yatırılırdı. Hırsızlığı, yankesiciliği meslek durumuna getirmiş olanlarsa, hem yoğurtla sıvanırlar, hem dayak yerler, hem de zindana atılırlardı. Elbet, bütün bunlardan sonra artık o kişi o şehirde dikiş tutturamaz, başka yerlere savuşmak zorunda kalırdı. Hadis-i Şerif Siz, pervane gibi, kendinizi ateşe atıyorsunuz. Ben kemerinizden tutup geriye çekiyorum! GÜNÜN SÖZÜ Görmez misin, boş durdu mu hiç insin a’lâsı. Hep uğraşdı, va’d etmiş iken fethi Mevlâsı. > Mektubat-ı Rabbâni ESKİ RAMAZANLAR Dört şeye dikkat! > M.Kurtbay Önür kurtbay.onur@tg.com.tr İmam-ı Rabbâni Ahmed Farûki Serhendi (kuddise sirruh) hazretleri Mektubât kitabında, Seyyid Şeyh Ferid’e yazmış olduğu mektupta buyuruyor ki: “İşittiğimize göre, Sultan Mahmud Gaznevi, bütün Asya’ya hakim olduğu zamanda, Harkan şehrine gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkan’a Şeyh Ebü’l-Hasen-i Harkani hazretlerinin huzuruna göndermişti. Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri buna karşılık, bir özür beyan ederek gitmek istemedi. Mahmud Gaznevi, “Haydi kalkınız! O, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim!” dedi. Sonra kendi elbisesini Kadı Îyâd’a giydirdi ve on tane kadın cariyeyi, erkek köle kılığına soktu. Kendisi de silahtâr olarak, Kadı Îyâd’ın yanında Ebü’l-Hasen-i Harkani’nin evine girdi. Mahmud Gaznevi selam verince, Ebü’l-Hasen hazretleri selamını aldı. Ayağa kalkmadı. Mahmud Gaznevi: Neden ayağa kalkmadınız? Hasen-i Harkani: Madem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım!.. Sultan Gaznevi: Bayezid-i Bistami nasıl bir zat idi? Hasen-i Harkani: Bayezid, öyle kâmil bir veli idi ki, onu görenler hidayete kavuşurdu. Allahü tealanın razı olduğu kimselerden olurdu Sultan Gaznevi: Ebu Cehl, Ebu Leheb gibi kimseler, Fahr-i kainatı, Server-i âlem efendimizi nice gördüler. Bunlar hidayete gelmedi de, Bayezid’i görenler nasıl hidayete geldi?” Hasen-i Harkani: Ebu Cehl ve Ebu Leheb gibi ahmaklar, Allahü tealanın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselam olarak görmediler. Ebu Talib’in yetimi, Abdullah’ın oğlu Muhammed olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebu Bekri Sıddîk gibi bakıp, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, küfürden kurtulur, iman ederlerdi. Sultan Gaznevi bu cevabı çok beğendi. Muhabbeti arttı. Sultan Gaznevi: Bana nasihat ediniz! Hasen-i Harkani: Dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, Namazını cema’atle kıl, Cömert ol, Allah’ın mahluklârına şefkat göster! Sultan Gaznevi: Bana dua buyurun! Hasen-i Harkani: Ey Mahmud, akibetin makbul olsun! Bunun üzerine Sultan Mahmud, Ebü’l Hasen-i Harkani hazretlerinin önüne bir kese altın koydu. “Biz dünyalıkla alâkamızı kestik. Şu altınları önümden al” buyurdu. Ebü’l Hasen Harkani hazretleri Sultan’a hırkasını hediye etti. HER GÜN BİR DUA Şeytanın kötülüklerinden korunmak için “E’ûzü bi-kelimâtillâhit-tâmmâti min şerri külli şeytânin ve hâmmâtin ve min şerri külli aynin lâmmetin.” (Allahım! Her türlü şeytanın ve zararlı haşeratın şerrinden ve kötü gözlerin ve cin çarpmasının şerrinden senin noksansız kelâmlarına sığınırım!) “Allahümme innî eûzü bike min hemezâtiş-şeyâtîn” (Allahım! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!) OKUYUCUNUN DİLİNDEN RAMAZAN AYI Bu ay ramazan ayı Yıkılır zulmün sarayı Şeytana zincir vurulur Mü’min kullar kurtulur Tövbeler istiğfarlar Çıkar arşa nidalar Allahın nurudur ki Kuşatır tüm evreni O uludur unutmaz ki Ne seni ne de beni Miraç kutlu bir gece Bir o kadar da yüce Şefaat ya Muhammed Medet ya Allah medet Rabbim sen koru bizleri Güldür umutsuz yüzleri O onbir aya sultandır Allahına kurbandır Rabbim sen kabul eyle Bu nacizane duayı Hüda izin verirse olsun Bize her gün ramazan >>Muzaffer Sargın KÜTAHYA NEFİSE NİNENİN İFTAR SOFRASI İsraf mı? Asla! Biliyor musunuz bizim sofralarımızda israf olmaz. Annelerimizden ninelerimizden öyle gördük, artıklardan bile şölen sofraları çıkar. Mesela bayat ekmekleri atmak yerine yumurtaya bulayıp kızartabilir, papara da yapabilirsiniz icabında.. Mücver denilen şey elde kalmış sebze parçalarını peynir ve yumurtayla karıştırıp kızartmak esasına dayanır ki illa kabakla yapılacak diye bir kaide yoktur, her sebzenin mücveri olur pekala. Yine aşure bir taraflarda kalan nohut, fasulye ve buğdayın değerlendirilmesi için düşünülmüştür aslında. Kenarda köşede unutulmuş kuru üzüm, kayısı, incir de ziyan olmaz bu arada. Yayla çorbası ya da domatesli pirinç çorbası için ninelerimiz pirinç ıslatmaz, genelde kalan pilavları kullanırlar. Eh bu kadar muhabbetten sonra bu gün yapılacak yemek belli oldu. Papara ya da mücver. Altına pirinç çorbası, üstüne aşure. BİR LEZZET Kabak mücver MALZEMELER: * 2 kabak * 2 dal dereotu * 1-2 dal taze soğan * 1 çorba kaşığı un (30 gr) * 1 yumurta akı * 1 tatlı kaşığı rendelenmiş kaşar peyniri ya da beyaz peynir * Kızartmak için sıvıyağ * Tuz, karabiber HAZIRLANIŞI: Kabakları temizleyip iri iri rendeleyip fazla suyunu sıkın. Yumurta akını ayrı bir kapta kar halinde çırpın. Dereotunu ve taze soğanları yıkayıp kıyın. Unu bir kaba alıp kaşar peyniri, tuz ve karabiberle harmanlayın. Dereotu, taze soğan ve kabağı ekleyip karıştırın. Yumurta akını azar azar ilave ederek yedirin. Düzgün bir karışım elde edinceye kadar karıştırın. Kızartmak için sıvıyağı tavada kızdırıp kabaklı karışımdan kaşık kaşık alarak ilave edin. İki tarafı da kızarınca kâğıt havlu üzerine alıp fazla yağını çektirin. Sıcak olarak servis yapın. NİÇİN MÜSLÜMAN OLDULAR İNGİLİZ CELÂLEDDÎN LAUDER BRUNTON (Meşhûr bir âileden gelen ve baronet unvanını taşıyan Sir Brunton, Oxford Üniversitesinden mezûn olup, neşriyyâtı ile şöhret yapmıştır.) Hristiyan bir anne ve baba tarafından büyütüldüm. Genç yaşımda, ilâhiyyat ile meşgûl oldum. Misyonerlerle tanıştım ve onların yabancı memleketlerdeki faaliyetleri ile yakından alâkadâr oldum. Kalbimden onlara yardım arzûsu gelmişti. Resmen bir vazîfe almadan, onlarla birlikde seyâhate çıktım. Doğrusunu söylemek gerekirse, din dersleri aldığım hâlde, hristiyanlığın (insanların günâhkâr olarak dünyâya geldiği ve dünyâda muhakkak çile çekmesi îcâb ettiği) nazariyyesi, bana garîb geliyordu. Bu nazariyyeye isyân ediyordum. Bu sebeb ile yavaş yavaş hıristiyanlıkdan hoşnutsuz olmaya başlamıştım. Acabâ başka dinler bu husûsta ne telkîn ediyor diye, diğer dinleri de tedkîk etmeye karar verdim. Kitâb-ı mukaddesi tekrâr tekrâr elime alıyor, karıştırmaya başlıyor ve her defasında içinde birçok eksikler ve anlaşılmaz husûslar bulunduğunu görüyordum. İnsanlar, İncîle birçok yanlış kâideler koymuşlar ve Allahü teâlânın doğru kitâbını bozmuşlardır. Ben bu kanâate vardıkdan sonra, artık misyonerle berâber gittiğimiz memleketlerde rastladığımız insanlara, elimizdeki İncîli okuyacak yerde, başka telkînlerde bulunuyordum. Onlara tanrı, tanrının oğlu ve rûh-ul-kuds gibi üçlü tanrıdan bahsetmek yerine, insanlarda, beden öldüğü zamân, ölmez bir rûh bulunduğundan, insanları bir büyük hâlıkın yarattığından, bu büyük hâlıkın insanları günâhları sebebi ile hem bu dünyâda hem de âhiretde cezâlandıracağından, ancak çok merhametli olan bu büyük hâlıkın, eğer insanlar yapdıklarına pişmân olursa, onların günâhlarını afv edeceğinden bahis ediyordum. Yalnız kaldığım zamân, Muhammed aleyhisselâmın hayâtını inceliyordum. Onun hakîkî hayâtı hakkında ingilizce pek az kitâb yazılmış ve onu tenkid etmek, lekelemek için hristiyanlar tarafından ne yapılmak lâzımsa yapılmıştı. Fakat, ben şimdi bu düşmanca yazılı kitâbların tesîrleri altında kalmadan, İslâmiyyeti tâm bir insâf ile inceliyordum. Bu tedkîklerim sürdükce, islâmiyyetin, tek Allahı ve hakîkati en doğru olarak ortaya çıkaran hak din olduğunu kabûl etmek lâzım geldiğini iyice anladım. Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gibi bir büyük peygamberin, insanlığa yaptığı hizmetleri öğrendikce, onun peygamberliğini inkâr etmenin imkânı yoktu. O muhakkak Allahü teâlânın resûlü idi. O ancak; Allahü teâlânın lutfü ile, vahşet ve cehâlet içinde yaşayan, birçok putlara tapan, hurâfelere inanan, yarı çıplak bir hâlde, birçok kadınlarla hayvanca bir hayât süren Arabları, kısa bir zemân içinde, Allahü teâlâya îmân eden, medenî, temiz, dürüst, kadına hak tanıyan, iyi ve yumuşak huylu insanlar hâline getirdi. Bir insan, Allahü teâlânın lutfü, yardımı olmadan böyle birşeyi hiç bir zamân başaramaz. İçinde birkaç yüz kişi bulunan bu köyde, benim ne kadar zahmet çekerek uğraştığımı ve hâlâ bu zavallı insanları doğru yola sokamadığımı düşündükçe, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”in eseri, gözümde gittikce dahâ büyüyordu. Artık hayâtımın sonuna vâsıl oldum. Bundan sonra, ölünceye kadar kendimi islâmiyyete hizmet etmeye adadım. Osmanlı Devleti'nin mimarı ŞEYH EDEBALİ Hazretleri BÜYÜTMEK İÇİN TIKLAYIN Osmanlı Devleti'nin mimarı ŞEYH EDEBALİ Hazretleri BÜYÜTMEK İÇİN TIKLAYIN
Reklamı Geç
KAPAT